• sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    10762.
    Bir yazıya başlarken hiç içilmeyecek olsa da bir sigara mutlaka yakılmalı sanki. Edecek büyük lafları varmış gibi hissetmeli insan; olduğundan büyük görmeli bildiği her şeyi. Yazarken, o odada bir ayna olmamalı. Kendini, yüzünü, zaaflarını ve gerçek akis denilen muammayı gösterecek hiçbir ayrıntı olmamalı. insan kendini görürse, olmadığı bir büyüklüğü giyemez üzerine. Kelimeler bitene, nokta konana kadar, hükmünü sürmelisin yazdığın evrenin. Tanrıyla yan yana oturup, dünya üzerinde o güne dek yarattığınız en mükemmel şeyin High Hopes’'un o eşsiz solosunu atan David amcanın parmakları, The Fall filmindeki sahneleri kurgulayan adamın tuhaf kafası ve Zeki Müren'in kurban olunası ses telleri olduğunu düşündüğünüze ikna etmelisin kendini. Yoksa başka türlü yazamazsın. Tanrı demişken; herkes kendi tanrısına, diğerlerinin dualarını susturması için yakarıyor muydu gerçekten?..

    Bir insanı anlatmak, inan bana yeniden bir evren yaratmak kadar zor. Her zaman olmayan bir şeyi yaratmak, olanı anlamaktan daha kolay olmadı mı zaten? Yeni bir dünya koyabilirim avucuna ama seni anlatmak, kelimelerden çok sesleri, görüntüleri ve sahneleri kullanabilmek isterdim. Aslında seni bilmek değil de, bana yansımanı tasvir etmek desem belki bu beni daha rahatlatacak. Yansımalar. Her insan, bir diğerine bir şekilde yansır. Biz o yansımaları biliriz, bazen asıl kaynak o kadar az ya da tutarsız bir yansıma iletir ki sana ya da tam aksine; bazen de sen o kadar azını alabilirsin ki o yansımanın üzerine. Ne kadar sağlıklı oluyor bilinmez. Ama ya senin yansıman aslında benim kaynağımın aslını oluşturuyorsa? Ya aslında bildiğim bir ışığın yansımalarının benden farklılaşıp ayrıldığı patikalarla ve renklerle oluşturduğu başka bir resimsen? Yani aslında senin içinden gelen her şey aslında benim içimde beklettiklerimse? O zaman, o vakit, işte tam da o sıra, dalgalar konuşmaya başladı. Bir süre yalnız onlar konuştular. işte o gün; "kar yağışına dakikalar kalan günlerden biriydi. hava elektrik yüklüydü. neredeyse duyabiliyordun ve bu torba oradaydı. Benimle dans ediyordu. Tıpkı oynamam için yalvaran küçük bir çocuk gibi. işte o gün fark ettim. Her şeyin ardında hayat vardı ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç. Korkmak için hiç bir neden olmadığına inanmamı istiyordu. Video zavallı bir bahane, biliyorum ama hatırlamama yardım ediyor. Hatırlamaya ihtiyacım var. Bazen öyle çok güzellik var ki dünyada. Dayanamayacağımı hissediyorum ve kalbim içine kapanacak..." Soğuktan hissizleşmeye başlayan parmak uçlarım dokunuyor şu an tuşlara ve senin ne zamandır Aynada görmeye tahammül edemediğin bir suretin var. Seni tanıdığımdan beri sana en çok yakıştırdığım kelime tuhaf mı? Bunu bilmiyorum, ama seninle konuşmaya başladığım günden beri, noktalı virgülleri ve ünlem işaretlerini daha çok kullanır oldum. En sevdiğim, şüphesiz ki, noktalı virgül. Daha önce hiç yüklemediğim bir anlam yükledim ona... Garip bir şekilde bana yansıyan kişinin başka bir yansımasının olduğunu düşünüyorum, evrenin diğer kalanına gösterdiği. Kabukların, duvarların, sert zeminlerin, şüpheci bir güvenin ve dağınık saçların var senin. Şu an sen uyurken, o kabukların arasından, duvarların içinden, sert zeminlerin üzerinde yürüyerek, bir elimi yüreğinin üzerine koyup, saçlarına dokunmak istiyorum. Senin soğumuş bir kalbin ama sıcacık bir yüreğin var. Hangi rüyayı görüyorsun şu an? Karavanını nerelere, hangi bilinmezliklere sürüyorsun ve nerede “hiç kimsenin kimsesi” oluyorsun? Peki ben kime yazıyorum bu yazıyı? Nasıl yollardan geldin bugüne, neler aldın neler bıraktın o yollarda? Bir boş vermişlik ve tahammül sınırının tam ortasında iki tarafa da eşit uzaklıkta duruyorsun sanki. Sanki herkesin dünyasında var ve alışıldık olan, kusursuz bir düzeni oluşturan her şeyi yavaş yavaş atıyorsun bir kenara...

    Eski, taş bir köprünün üzerinde denize doğru ayaklarımı sallandırıp, kafamda eflatun bir bereyle şarkı söylemek istiyorum şimdi. Renksiz, siyah beyaz bir gecede, belki biraz da Bir masal perisi güzelliğinde. Arnavut kaldırımlar, Beyaz şarap duruluğunda bir Düşler sokağı muhtemelen burası. Renkler geldikçe, sokaklar eski güzelliğini yitirdi mi sence de? Böyle kesitler uydurduğumda kafamda, her şeyin siyah beyaz olması bundan mı? Rüzgar saçlarımı biraz dağıtırken, senin o bereyi düzeltmen ve düzeltirken soğuk ellerinin yanağıma dokunmasını kurgulamak, çok mu romantik bir duruş? Benim için ifade ettiği anlamı, senin için de ediyor mu bu dokunuş? Yanağımdan, kalbime dokunuşunu o elin; hissedemeyecek kadar çok mu kirlendik?

    Seni tanıyor muyum? Belli ki, hayır; Belli ki, evet. Darmadağın bir yalnızlığın içinde oturuyorsun ve benim hep gülümsediğim şeyler merak ederek uzuyorsun. O rengarenk merakların, hepsi ne kadar gereksiz ve ne kadar düğümlenmiş kilitler aslında. Tek amacımız bu olsa. Bize bir hayat verilse ve tek yapmamız gereken merak ettiğin her şeyi o külüstür turuncu vosvosla aramak olsa. Sahi, adı ne olacak onun?.. Senin için siyahı fazla olan bir griyim, değil mi? Sen bana göre çok fazla beyaz olabilirsin. Ama ben artık, sen çok iyisin deyip Türk filmlerindeki arkasını dönüp gidenlerden olmak yerine bu iyiliğe bulaşmayı istesem senden? Evet iyisin, dedim ya, buz gibi bir kalbin arkasında, sıcacık bir denizin var; yürek denilen. ben o denize girmek istiyorum. Ya ben boğulurum, ya senin sularını tüketirim, nefessiz bırakırım değil mi? Ama ya bana yüzmeyi öğretirsen?.. Üşüyerek sabaha kadar seni dinlemek istiyorum. Konuş, sus, yine konuş, sonra yine sus… Belki bir yerden sonra, yine, sen, eskiden olduğu gibi, sıfıra yakın yerden değil de, çok ağaçlı bir meydandan bakabilirsin bana?..

    Eğer bir gün sonsuz yalnızlığa mahkum olursak, ya da çoktan olmuşsak ve elimizde tek atımlık bir kurşun varsa, Beynimize değil, Kalbimize sıkardık bence... istanbul'u yaşasak ve sen bana ilk defa söylüyormuş gibi, 1901'de Prag'da doğmadığını söylesen ve ben buna çok şaşırsam, kocaman şaşkın bir ifadeyle açsam gözlerimi. Vapurda, bir güne başlasak ve bitirsek o günü. Elini tutsam sonra, uyandırabilir miyim seni? O mahur beste çalsa ve ağlaşsak sonra seninle. bilmiyorum belki de anlamsızca güleriz...

    Sahi, yazdığın bu cümleleri bitirdikten sonra karanlığa bakıp birbirimize Güler miyiz?
    16 -4 ... serenity painted death
  • can alıcı şiir dizeleri

    1604.
    Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
    Nasıl korku verir sessizlik insana;
    insan nasıl konuşur kendisiyle;
    Nasıl koşar aynalara,
    Bir cana hasret,
    Bilmezler.

    (bkz: Orhan Veli)
    12 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının rüyaları

    2364.
    kız kulesi'ni selamlayarak güne başladığımız o eski evimizdeyim. 7 tepeli şehri en güzel noktadan görebilen 7 odalı evin alt katında her yeri dolaşıyorum fakat içeride kimseler görünmüyor, üstelik tek bir eşya dahi yok! üst kata çıkıyorum. buradaki odalar da bomboş. terasın kapısını açıyorum. içeride döküntü vaziyette bir kuyruklu piyano ile sandalyede taşlaşmışçasına hareketsiz bir vaziyette bekleyen bir kadın var. yavaşça yanına gidiyorum. adele!? öyle zayıf ki tanımakta güçlük çekiyorum. ağlıyor. çocuğunu kaybettiğini anlatıyor. üzüntüden zayıf düşmüş. o zamandan beri kimse onunla ilgilenmiyormuş... beraber bir parça söylemek için piyanonun başına geçmemi istiyor. set fire to the rain'i çalıyoruz. kaç kez tekrar ettiğini sayamıyorum. sol kulağındaki inci küpeyi bana veriyor. aradığım kişiyi bulmak için bu küpeye ihtiyacım olacağını söylüyor. o kim diyorum, yanıt vermiyor. beni bekliyormuş... terk ediyorum evi. apartman kapısının tam karşısındaki o eski sultanlardan birinin diktiği taşın yanına gidiyorum. eski dilde yazılmış bir yazı var. doğruyu biliyorsun da neden yanlışa doğru yol alıyorsun yazıyor. sinirim bozuluyor ve yumruk atıyorum. koca taş paramparça oluyor. etrafa saçılan parçaların arasından yakuta benzer göz alıcı parlaklıkta bir taş fırlıyor ve yokuştan aşağı yuvarlanmaya başlıyor. taşı gördüğüm andan itibaren kulağımdaki küpenin yeri sızlamaya başlıyor. ardından koşmaya başlıyorum, nefessiz kalana kadar... sahile kadar gidiyorum taşın ardından ve nihayet yakalıyorum. avucumun içine hapsediyorum onu, sanki hiçbir zaman özgür bırakmayacakmışım gibi. iskeleye yanaşan ilk vapura biniyorum. boğazın güzelliğini seyre dalmışken avucumdaki taşı sıkı sıkı tuttuğum elim yanmaya başlıyor. kilitlenmiş parmaklarımı açamıyorum. elimi denize sokup ateşi söndürmeye çalışırken genç bir kız kolumdan tutuyor. güneş tam arkasından yükseldiğinden gözlerim kamaşıyor; yüzünü seçemiyorum. önce adımı söylüyor ve sonra ekliyor, "bırak yansın, istediğimiz de bu değil miydi zaten?.." yanan elimi göğsüne bastırıyor ve uyanıyorum...
    8 ... serenity painted death
  • sabah ezanı

    1585.
    Uyandırır; inananı da, inanmayanı da. Dinletir; seveni de, sevmeyeni de. Düşündürür; olanı da, olmayanı da. Ürkütür; herhangi birini...

    sabah ezanı diğerlerinden Çok farklı. tarifsiz, içe dokunan, büyüleyici bir yanı var.
    30 -6 ... serenity painted death
  • vague

    2.
    bir ruyadan kalanlar bunlar ya da çok eski bir anı; her şey fazlasıyla bulanık. belli belirsiz sesler, izler, renkler, tadlar ve isimler... kesin olarak bildiğim tek şey bir ağıt gibi, toprağa girmeden önceki son ana tanıklık.

    http://www.youtube.com/watch?v=VWuOh7a6ANQ+
    2 ... serenity painted death
  • rüyada recep tayyip erdoğan ı görmek

    294.
    Hatırladığım ruyaların bir tanesinde kısa bir diyalog yaşanmıştı aramızda. Mevzu siyasete hiç gelmedi, gelemedi. Çok şükür...

    "merhaba, nasılsınız? Rahat mısınız, olan bitene rağmen uyuyabiliyor musunuz?"

    "Evet,hamdolsun..."

    "Belli belli... eyvallah, ben de iyiyim... neyse, nihayet gördüm sizi! artık söyleyebilirim..."

    "Söyle evladım..."

    "bi'sürü şey var aslında fakat hapsi boylarım söylersem, en azından şunu diyeyim..."

    "Neyi?"

    "yahu şu cins bıyıklarınızı ya tam kesin ya da uzatın! kararsız kalmış sanki, Deniz seviyesinde kivi kabuğu gibi. berbat görünüyor..."

    "!!!!???"

    Sonrasında uyanmıştım. Neyse ki uzun sürmedi bu kabus.
    6 -3 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    10740.
    Selam, sayın Sen; kim olduğunun hiçbir önemi olmayan herhangi bir insan... yolları düşünüyorum aklıma her gelişinde. yollar, gitme isteğini tetikliyor. sıyrılarak her şeyden ve herkesten hem de. Arşa değmiş dört duvarın içinde gizlenmiş biri var o yolların sonunda, o sensin. dışarıdan bakılınca çok kalın duvarlar, senin gözlerinden bakınca aslında ne kadar da şeffaf. insanların sana dair bazı şeylere anlam verememesine, yorulmasına şaşırıyorsun. duvarın üzeri yarıda kalmış teşebbüslerle dolu, kırık çatlak duvarların var bu yüzden. sessiz, sakin, kabuğuna çekilmiş; ruhunu da en az bedenin kadar korumak için çırpınan. Çevrelerine çit çekilmemiş düşüncelerin çok hızlı hareket ettiğinden çekip birini sımsıkı tutup söyleyemiyorsun. Sıklıkla susup cümlelerini esirgeyişin bundan. tutmayı başarabildiğinde ise, zaman çoktan geçmiş oluyor. o zaman çok şey ifade eden sözler sana bir şey ifade etmiyor. Anlamsızlık, boşluk... sezgilerine güveniyorlar, hislerine güveniyorlar. bunun sana verilmiş bir armağan olduğuna inanıyorlar ve bunu kullanıyorlar da. aslında, o senin çaban. görmek için çabalarsan, söylenenden fazlasını duymaya çalışır, kelimelerin seslerini duyabilirsen, çok şeyi tahmin edebilirsin hayatta. insanlar bunu görmez hiç. Bilirsin. onun senin çaban olduğunu görmek istemez. Çaba harcamayı sevmediklerindendir belki de... olmak istediğin yerde değilsin sen de. taze çimen kokusu olan, suları, havası ve düşleri kirlenmemiş bir yer istiyorsun. hayatta bazı insanların kendiyle derdi vardır; sen de onlardan birisin. düşünmelerin, sorgulamaların, kimse için bir şey ifade etmez. insan bazan bir kelimeyi, bir imayı, bir gülüşü, bir dokunuşu, güzel bir anı binlerce defa tekrarlayarak yaşar kafasında. düşünür, irdeler, anlamlandırmaya çalışır. Bu sana tanıdık geliyordur, eminim. çok güvenmek istersin. Birine çok güvenmek, ona koşulsuz inanmak ve tüm sırlarını bilmek. Onun da sana aynı duygularla yaklaştığına inanmak. Tereddütlere ve yalanlara yer bırakmamak... yitik bir geçmişin olmadık zamanlarda sızlayan dinmeyen yarası değil de sonraki zamanların kalp acısından uzak başrol oyuncusu olabilmektir aslında en çok istediğin. kimi zaman gözlerini kapatıp her şeyin düşlediğin gibi olup olmadığını görmek için yeniden açıp kapatırsın. Sonra hayal kırıklığı ve gözyaşları ile tanışırsın, her defasında ilk kez yaşanmış gibi, tekrar tekrar. Yılmak için bundan daha elverişli bir ortam olamaz. ama hayır, bunlar en derinlerde bir yerlerde gömülü kalmalı aslında. Kalem senin elinde. Silebilme gücü de öyle. istersen tüm bu korkulardan arınmış öyküleri en başından yazabilirsin. en köşesiz, en gösterişsiz ve en hafif çizgilerin hakim olduğu tebessümünle bile taşlaşmış bir kalbi yumuşatabilecek bir insansın. Kırılgansın, yorgunsun, cesaretini yitiriyor gibisin. Fakat her dem umutlusun. Sen umut ışığısın aslında, umudu taze tutan. inat et, vazgeçme ve inan. işitmen gereken yegane sesin kaynağını herkesten iyi biliyorsun. Tüm seslerden kaç ve sadece onu dinle; ona dokun, onun gösterdiği yöne doğru bak... sonsuza dek olman gereken yerde dur. Kendinle kal.
    11 -1 ... serenity painted death
  • hayata dair iç burkan detaylar

    5459.
    Yaklaşık Üç yıl evveldi, kaybettik bedia teyzeyi. 96 yaşında bir çınar, kimseye yük olmadan sessizce aramızdan ayrılıverdi... çocukluk arkadaşlarımın babaanneleriydi bedia teyze. beraber büyümüştüm onlarla. ilk arkadaşım, dostum, kardeşim kadar yakın kimselerdi. anne ve babaları çalıştığı dönemlerde evde onlara bakar, yetmezmiş gibi benim ve abilerimin de zırıltısını çekerdi. bir kez bile biz çocuklara kızdığını, rahatsız olduğunu görmemişimdir. atatürk'ü gördüğü anı her defasında gözlerinin içi parlayarak anlatışını, ömrüm boyunca yediğim en leziz içli köftelerini ve vefatından bir yıl öncesine kadar her kış ördüğü o güzel patiklerini asla unutamam. tanıdığım en hamarat ve zarif kadınlardan biriydi... babaları felç geçirince iyice huysuz ve çekilmez bir insan olmuştu. onun bu tavırlarına rağmen hiç şikayet etmeden kendisine hizmet eden anneleri 2005 yılında kanser oldu ve altı ay içinde vefat etti. bir yıl geçmişti ki bu kez de babalarını kaybettiler. o yaşına rağmen neredeyse 7 yıl boyunca o iki kardeşle kalmaya, onların yemeğini, temizliğini ve ev işlerini yapmaya devam etti bedia teyze. Yavaş yavaş güçten düşmeye ve hastalanmaya başladı. fenalaştı. önce hastaneye kaldırdılar, daha sonra durumun umutsuz olduğunu ve çok fazla yaşamayacağını söyledikleri için hastaneden aldılar. kendisi de son zamanlarını yaşadığının farkında gibiydi; hastanede değil de evinde ölmek istediğini söylüyordu... Annem odama geldi. bedia teyzenin yanından geliyordu. son anlarını yaşıyor ve senin adını sayıklıyor dedi. vefat etmeden evvel onu görmemi çok istemişti. neden bilmiyorum çocukluğumdan beri beni çok severdi. ne vakit görse hakkımda güzel şeyler söyler, bana dualar ederdi... yanına gittiğimde adımı sayıklıyordu. gözleri pek iyi seçemediğinden iyice yaklaşıp ellerinden sıkıca tuttum. buz gibiydiler. öptüm onları ve geldiğimi söyledim. sağ elini yüzümde gezdirdi ve ardından beni çok şaşırtan o cümleyi söyleyiverdi: "ben ölüyorum yavrum, hakkını helal et bana..." ne söyleyeceğimi bilemedim o an. önce sustum, sonra bir kez daha öptüm ellerinden ve asıl sen helal et teyzeciğim deyiverdim... hızlı hızlı soluk alışı birden yavaşlamıştı. biraz rahatlamış gibiydi. komşu teyzelerden biri kızıyla beraber başında bekleyip kuran okumaya devam etmişlerdi; eve döndüm. Bir saat kadar sonra annem yanıma geldi. yanaklarından süzülen birkaç damla yaş ile sanki duvarların bile duymasını istemezcesine fısıldadı: "teyze'yi kaybettik oğlum..." o gece ruyamda gördüm onu. zil çalıyor ve kapıyı açıyordum. karşımdaydı! bunun gerçek olmadığının farkında olmama rağmen uyanmamak için direniyordum. yine çekine çekine benden bir şey isteyeceğini düşündüm. fakat uzun bir süre hiçbir kelime dökülmedi dudaklarından. gözlerinin içi gülüyordu. kendi kapısına doğru döndü ve tam kapatırken şunları söyledi: "ben çok iyiyim burada, beni sakın unutma..." cenazeden bir gün sonraydı. çocukların evindeydik. halaları evi toparlayıp temizlerken biz de ona yardım ediyorduk. Babaannesinin kıyafetlerinin olduğu dolabı boşaltırken yanına giden büyük torun dayanamadı ve dur dedi: "hala dur, hepsini atma sakın. benim için iki parça kıyafetini sakla babaannemin; ara sıra gelip kokusunu içime çekmek istiyorum..." sustuk ve ağladık; söyleyecek başka bir şey kalmamıştı çünkü bu cümle sonrasında... umarım ruyamda gördüğüm gibi huzur içinde uyuyordur şu an mezarında. Nurlar içinde yatsın...
    12 -2 ... serenity painted death
  • so fell autumn rain

    21.
    yürüyordum. amaçsızca. burada değildim sanki. olmam gereken yere gidiyormuş gibi. umutsuzca yürüyordum. üzerimden yağmurlar geçmeye başlayınca aklıma düştü bu parça. bir türlü gelmeyen baharımı ve ne vakit gideceğini hiç bilmediğim güzümü düşündüm. Sol yanımı ve sızlayan eklemlerimi umursamadım. asıl acı çok daha derinlerdeydi... göğe baktım. göğe seslendim. düşen yağmurlar yüzümden aşağı doğru süzülürken tam tersini yapabilmeyi umdum. damlaları geri yollayabilseydim sesimi duyar mıydı? mesajımı alır mıydı koca gökyüzü? hüznüme ortak olur muydu? derman bulabilir miydi? hayallerimi bana getirebilir miydi? kirlerimi alıp beni temizleyebilir miydi? ...beni alıp ait olduğum yere götürebilir miydi?

    duy beni ey uçsuz bucaksız gökyüzü!..

    https://video.uludagsozluk.com/v/dünyanın-en-hüzünlü-şarkısı-53832/



    yağmur damlası gibi yumuşacık fakat düştüğü yeri delip geçen bir parça.
    3 ... serenity painted death
  • kitap

    284.
    Biraz savruk ve dalgınım. sahip olduğum şeyleri sıklıkla bir yerlerde/birilerinde unutan biriyim. seneler evvel kaybedip akıbetini hala çözemediğim bir adet paltom bile mevcut; toprağı bol olsun... kitaplar için de aynı şey geçerli. çokça unutulmuş, kaybedilmiştir. Belli başlı kitapların dışındakileri hediye etmeyi severim. ödünç verdiğim şeyleri isteme konusunda da yersiz bir çekince yaşayan ve birilerinin aksine utanıp isteyemeyen bir insan olarak elimden çıkmış olan bu kitapların ödünç(!) verildiği yahut bir yerlerde bulup okumaya başlandığı kişilerle aralarındaki bağın kuvvetlenmesi ve yeni yuvasında yabancılık çekmemesi için içerisine adımı yazmak yerine "X", "sen", "sana ait olabilir", "ben", "kimi hatırlatıyorsa onundur..." gibi şeyler yazıyorum. böylelikle yeni yol arkadaşı kitabı her açtığında belki de kim olduğunu hatırlayamayacağı o isim yerine yazılanları görünce kitabı daha çabuk benimseyip sahipleniyor diye düşünüyorum. ya da fazla iyi niyetli mal bir insanım, bu da mümkün. çok sevdiğim kitaplar dışında okuduğum şeylerin sonsuza dek bende kalmasına gerek yok. verdiğim insan okumuş ve çok sevmişse belki benden daha fazla hak ediyordur o kitabı saklamayı. belki o da başka birilerine verir ve elden ele dolanır. malum memlekette okuma oran epey yüksek ve kitap ücretleri oldukça uygun(!) insanlığa küçük bir faydamız dokunsun!

    kitap okumayı sevin. kitaplara küsmeyin. paylaşmayı da unutmayın...

    not: ödünç verme olayım çizgi romanlar için kesinlikle geçerli değildir. kimseye yar etmem onları! canlarım benim...
    14 ... serenity painted death
  • yazarların sinemada izlediği ilk film

    313.
    (bkz: back to the future part 2)

    geleceğe dönüş. 30 kez izlemişimdir. Her defasında da sinemada yaşadığım o büyüleyici anlara dönüp aynı heyecan ile ilk kez izliyormuşa dönerim. En sevdiğim üçlemelerden biri. Ve en sevdiğim filmlerden.

    hep geçmişte takılı kalmış ve geleceği hayal eden, fantastik kurgu/bilim Evrenlerine düşkün naif bir hayalperest olmamın nedeni belki de.
    7 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının ruh halleri

    13366.
    Anneanne evindeki betonlaşmış yorganların hepsinin altında kalmış, sol yanından rutubet yemiş bir ruh gibi; üşüyor, tavanla ahbap olmuş ve hareket etmeye mecali yok.
    8 ... serenity painted death
  • yazarların başından geçen tuhaf olaylar

    80.
    neredeyse 10 yıldır görüşemediğim bir arkadaşımı görüyorum ruyamda. ağlayarak yanıma geliyor ve çok uzaklara gideceğini, hakkımı helal etmemi istediğini söylüyor. sebebi ise yıllar önce kendisine verdiğim borcu ödeyememesiymiş... böyle bir şey için canını sıkmamasını, verdiğim paranın borç olarak değil de yardım amaçlı olduğunu ve geri istemediğimi anlatmaya çalışıyorum. biliyorum, o durumda ben olsaydım hiç çekinmeden aynı şeyi yapardı... uzun uzun sarıldıktan sonra ayrılıyoruz. uyanıyorum... sabah işe geldiğimde bir arkadaşım telefon ediyor. önce naber nasılsın neler yapıyorsun faslı ve ardından mevzuya giriyor...

    "...haberi öğrendin mi?"

    "ne haberi?"

    "facebook'ta görmüşsündür diye düşündüm."

    "yok epey oldu ben hesabımı kapatalı, ne oldu?"

    "bizim r. vardı ya vefat etmiş, dündü cenazesi."

    "nasıl!?"

    "trafik kazası... bilmiyor muydun? ben de gidemedim cenazeye."

    "çok tuhaf, kötü oldum..."

    "ne oldu, iyi misin?"

    "dur sakinleşeyim, anlatacağım..."

    hakkımı helal ediyorum. mekanı cennet olsun...
    20 -2 ... serenity painted death
  • barış mançonun vasat bir şarkıcı olduğu gerçeği

    15.
    Trollse gülünç değilse acınası bir düşünce. Dangalaklığın çekinmeden dışavurumu.

    (#11678025)

    Büyük bir Sanatçı ile basit şakıyıcı mahlukları bir tutmayın.
    11 ... serenity painted death
  • sözlük erkeklerinin fotoğrafları

    3439.
    Aralarında jigololuk yapanlar olabilir. Fotoğraflara bakınca ister istemez akla geliyor. Kendini pazarlama çabası ve yoğun meta(!)lık hakim. Bir de gereksiz özgüven var ki evlere şenlik. Memleket kurtulurdu lüzumlu mevzularda kullanılabilse. Akıl fikir... ihtiyaç yok muydu? Pardon.
    9 -2 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    10725.
    aşık oldum, bulutlardayım, pek bir mutluyum, çok seviyorum, onun için geberiyorum diye bik bik ötüp kendini maskara edenler, hayatımın aşkını buldum deyip olur olmaz sebeplerle ayrıldıktan çok kısa bir süre sonra çabucak yeni birileriyle takılmaya başlayınca o dillerine pelesenk olan aşk kelimesini söyleye söyleye kusarak boğulmalarını isterdim.

    sahte duygularla örülü sahte hayatlar yaşarken başkalarını değil de kendinizi kandırıyorsunuz...
    15 ... serenity painted death
  • çocuk

    317.
    8 yaşındayım, belki 9. bu yaş hesabını pek anlamıyorum ben. Sekizini doldurmuş olmak, dokuzundan gün almak ne demek?.. istanbul'da yaşıyoruz. annem ve babamla. kardeşim yok. keşke olsaydı. ama onu benden daha çok severler diye kıskanır mıydım ki? bunu hiç göremeyecek olmam ne kötü... babam bazı akşamlar eve gelmiyor. annem hep ağlıyor. sonra bana kızıyor. korkuyorum o böyle davranınca. gece yatağımı ıslatıyorum. sabah anlamasın diye çarşafı saklayıp yatağı çevirmeye çalışıyorum ama hep fark ediyor. bir kaç kez dövdü beni bu yüzden. keşke beni kucağından indirmediği o güzel günleri yaşasak sürekli. ne kadar mutluyduk. bunun hiç gerçekleşmeyecek olması ne kötü... diğer çocuklardan bir yıl erken başlamıştım okula. üçüncü sınıfa gidiyorum. derslerim çok iyi. matematikte herkes sıkılırken ben eğleniyorum. aslında evde ders çalışmıyorum. öğretmenim zeki olduğumu söylüyor, beni çok seviyor. zaten okumayı da kendi başıma öğrenmiştim. mutlu oluyorum. sınıftaki kızlar bana tuhaf diyor. yüzüm değişikmiş. Davranışlarım da öyle. umursamıyor gibi gözüküyorum ama eve gidince üzülüyorum. bazıları çok güzel. gözüne kalem batan özlem, hep temiz önlükler giyen hande ve çok az konuşan dilek mesela. onları etkilemek için bir keresinde selim'e tokat atmıştım. ağlamıştı. çok üzüldüm sonra. beni affetmiş midir? bunu hiç bilemeyecek olmam ne kötü... birkaç hafta sonra okul tatile girecek. dördüncü sınıf çok zor diyorlar. artık çok çalışmam gerekecek miydi? bir sürü değişik yeni dersler olacakmış. ama ben göremeyeceğim. öğretmenimin kızı ayşem bir keresinde beni dudaklarımdan öptü. bunu niye yaptığını söylemedi. ben de sormadım ama utandım. filmlerde görmüştüm. hep adamlar kadınları öpüyordu. aşk diyorlarmış buna. ama ben hiçbir şey hissetmedim. bize de aşk mı olmuştu? bunları öğrenemeyecek olmam ne kötü... 1990 yılındayız. 2000 yılına 10 sene var. ne kadar uzun. günleri saysam bitiremem ki. 2000 yılından sonra uçan arabalar olacakmış. evlerin hepsi çok yüksek, sokaklarda robotlar olacakmış. bülent abi öyle diyor. yan apartmanımızda oturuyor bülent abi. üniversitede okuyor. kocaman gözlükleri var. doktor olacak. evinde bir sürü kitabı var. gözleri de kitap okumaktan bozulmuş diyorlar. bülent abi'yi çok seviyorum. bana ansiklopedilerinden verirdi. büyüyünce onun gibi doktor olmak isterdim... biz tatillerde hep maç oynardık mahalledekilerle. ama çoğu zaman beni almazlardı. topu sektirmeyi bile beceremiyorum. hiçbir işe yaramadığım için almıyorlarmış. ben de asuman yengelerin evinin altındaki bahçenin duvarına çıkıp onları izliyorum. aslında izlemek daha zevkli. hem hiç yorulmuyorum da. insanları izlemeyi hep çok sevdim... Asuman yenge oğlu fatih'e sürekli reçelli ekmek veriyor. bizim yanımızda yediğini görmesine rağmen bize hiç sormamasına şaşırıyorum. galiba diğer çocukları pek sevmiyor. zaten hiç gülmeyen biri, çok suratsız. insanlar neden birbirlerine kötü davranır ki? ben kimseye kötü davranmak istemiyorum. büyüyünce herkese iyilik yapan kahramanlar gibi olmayı hayal ediyordum. hiç büyümeyecek olmam ne kötü... 8 yaşındaydım, hiçbir zaman 9 olamayacağım... hayatımın bu kadarını hatırlıyorum. hatırladığım tüm anılarımı çok seviyorum. daha küçücük bir çocukken ölmüşüm ben. nasıl olduğunu bilmiyorum. siz büyüdüğünüz için kendinizi şanslı hissetmediniz mi?.. büyüdüğüm için kendimi şanslı hissedemeyecek olmam ne kötü... belki sizin yaşınızda olacaktım. belki arkadaşınız olurdum. bazı tanıdıklarım beni unuttu, ben de adımı unuttum. unutulmak çok kötü. hafızanızda hep yaşayabilsem keşke... beni hiç unutmayın olur mu?
    12 -1 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının ruh halleri

    13342.
    insan evladı bir puzzle gibidir. Ailende, Sevdiklerinde, arkadaşlarında, dostlarında, tanıdığın ve yakınında olan her insanda senden az veya çok parçalar vardır. Seni oluşturan bütünü anlayabilmek için hepsini bir araya getirmek gerekir. Ne vakit onları kaybedersin bütünün içerisinde küçük küçük boşluklar belirir, eksilirsin... bir kez daha eksilmiş gibiyim. Tamamlanmayı beklerken boşlukları neyle dolduracağımı bilemez haldeyim.
    14 ... serenity painted death
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    31146.
    Her zamanki duvar dibinde oturuyordum. Bir şeylerle ilgileniyorken dibimde belirdin. Yeşil parkan, ufak yuvarlak gözlüklerin, at kuyruğu bağlanmış upuzun düz saçların ve boynunda Filistin puşisi ile sağ elini uzatıp gülümseyerek söylediğin o cümle hâlâ aklımda; "selamün aleyküm, beni sana yolladılar. O da senin gibi müzikten filmlerden anlar, iyi arkadaş olursunuz dediler. Tanışalım mı?.."

    Uzun bir sohbetin ardından mola isteyip namaza gidiyorum deyişinle beraber benim için dış görünüş ile özündeki insan arasında önyargı duvarlarını kırmak gerektiği konusunda ilk büyük deneyimi yaşamama vesile olmuştun. Paldır küldür geliveren samimiyetle sağlam bir dostluk kurulmuştu. Sayısız güzel anı paylaşıp güzel anılara ortak olmuştuk. izlediğimiz filmler, paylaştığımız kitaplar, birbirinden taban tabana zıt davalar uğruna yollara düşüp gittiğimiz eylemler, üzerine saatlerce konuştuğumuz en sevdiğimiz grup ve onları ilk kez canlı izleme şansına omuz omuza şahit oluşumuzdaki yaşadığımız tarifsiz mutluluk gibi...
    Saçlarından asılıp sürüklemeye çalışan polisin elinden seni kurtardığım zamanı ve başıma gelen o berbat kazada günlerce yanımda olmanı asla unutamam. Doğrularımız aynı, yöntemlerimiz farklıydı. Yollarımız ayrılsa da dostluğumuz her dem bir aradaydı. Farklarımız çokçaydı belki ama gönlümüzden geçenler farksızdı. Onca mesafe ve zamanı ekleyip ayrı düşsek de bir araya gelince hiçbir şey eski günleri unutturup dostluktan bir eksilmeye sebep olmuyordu.
    Aylardır bir türlü sana ulaşamayışımla beraber bir şeylerin kötüye gittiğini hissetmiştim. Öğrendim ki özlemin dinmiş, hakikate uğurladığın annene kavuşma hayalin gerçek olmuş. Onu kaybettikten sonra söylediklerin hâlâ kulaklarımda. Cennetin en güzel köşesinde bir arada olursunuz umarım.

    “Allah’ım! Ciddi ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.” (Müslim, Zikir, 70)

    Bana yolladığın bu son mesajında söylediğin gibi bütün günahların affolur ve hep istediğin o makama erişirsin umarım. Hakkını helal et. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
    29 -1 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının itirafları

    160687.
    Üniversite yıllarından beri en yakın arkadaşlarımdan hatta dost diyebileceğim nadir insanlardan birinin vefat etmiş olduğunun haberini aldım dün gece. Aylardır ulaşamıyordum kendisine. Kötü bir şeyler olduğunu hissediyordum fakat dile getirmeye korkuyordum. Tüm gece boyunca yaşlı gözlerle onunla geçen güzel anılarımızı düşündüm. Uyumadım. Bir araya geldiğimizde o anları paylaşamayacak olmak; bir araya gelemeyecek olmak ne acı. Mekanı cennet olsun. Kaybetmeden kıymetini bilin kalan az sayıdaki dostlarınızın. Kalplerinizi kırmayın.
    22 ... serenity painted death
  • yeni şeyler getiriyorum