• yazarların merak ettiği şeyler

    33.
    gün yüzü görmemiş karanlık deliklerin içinden sıkıcı bir rutinin en rahatsız edici sancılarıyla dışarı çıkanlar mı daha kirli yoksa normallik tiyatrosunu kusursuzca oynayıp yalanı yaşayarak inatla içeri girmeye çalışanlar mı?

    Siyahla beyazın arasında gidip gelirken merak ediyorum.
    11 ... serenity painted death
  • yazarların merak ettiği şeyler

    28.
    lise son sınıftaydım. karnelerin alınmasına birkaç gün vardı sanırım. berbat bir sıcağın etkisini üzerimizde yapış yapış hissetirdiği bir haziran günü, okul bitmiş eve dönüyordum. bindiğim otobüs balık istifi doluydu. içinde kilima falan hak getire tabi. bildiğin körüklü külüstürlerden biriydi işte. içerisi iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı. kavurucu güneş ışınlarının etkisiyle yanıyorduk. Onca sıcakta bir de kalabalık eklenince insanlar terliyor haliyle; kokudan nefes alamaz olmuştuk. pencere kenarında kendime bir yer edinmiş, ayakta zar zor yolculuk yapmaya çalışırken bir ses geldi kalabalığın içinden; "çocuuk şu pencereyi aç da nefes alalım be!.." ve sonra ona eşlik eden diğerleri... isteklere boyun eğmek zorunda kaldım ve o küçük pencerelerden birini açmak için hamlemi yaptım. olmadı... daha sonra bir kez daha, yine olmadı... homurtular yükseldi ve yine aynı sesin sahibinden şu cümleyi duydum; "nasıl delikanlısın sen ya hiç mi gücün yok?!" bu söyledikleri gururuma dokundu. sinirlendim ve olanca kuvvetimle pencereye asıldım! bu kez açıldı... fakat dirseğimin sert bir şekilde bir yere çarptığını hissettim ve ardından o acı çığlık!.. hemen arkamda güzeller güzeli bir kız vardı ve ben pencereyi bir hışımla açarken dirseğimle burnunu patlatmıştım. kanlar içindeydi. hıçkıra hıçkıra ağlıyordu... otobüs durmuş herkes onunla ilgilenmeye başladı. sanki bunu kasten yapmışım gibi suratıma pis pis bakıyor, bazıları hakaret ediyor, azarlıyordu. utancımdan yerin dibine girmiştim. kaş yapayım derken göz çıkarmak denen şey bu olsa gerekti. otobüsün durmasını fırsat bildim ve insanların lanet bir pislikmişim gibi Üzerime çevirdikleri delici bakışları arasında şoföre kapıyı açtırarak kaçtım. üstelik evime birkaç kilometre daha yol kalmıştı...

    o talihsiz kızın burnu kırılmış mıydı? kırılmışsa eğer bugün ne durumdadır? yaşadığı bu olayı unutabilmiş midir? Ve beni affetmiş midir? merak ediyorum.
    9 -1 ... serenity painted death
  • baba oğul diyalogları

    158.
    Lise zamanlarında peder bey ile beraber şehirlerarası yolculuk yapıyoruz. yol oldukça uzun, walkmande müzik dinliyorum ve arabada başka kimse olmadığı için direksiyon başında sıkılıyor adam...

    "Şşşt bak bana bi'."

    "efendim baba?"

    "ne dinliyorsan koy da teybe beraber dinleyelim."

    "seni sarmaz bunlar."

    "Ne demek sarmaz? olsun olsun, ben de dinlemek istiyorum. merak ettim sabahtan beri ne çalıyor bangır bangır..."

    Kasetleri kurcalayıp önce nirvana unplugged albümünü koyuyorum...

    "hmmm güzelmiş bu, ne acıklı söylüyor çocuk. adı ne?"

    "nirvana."

    sonra metallica, load albümü...

    "bunlar metalikacılar mı?"

    "evet metallica."

    "bak işte görüyor musun nasıl bildim. sesinden anlıyorum ben bu adamı. çok gürültü yapıyorlar ama güzel. bazı parçalar sakin, hep öyle yapsalar ya."

    "hehe tamam ben söylerim james'e, dinler seni..."

    ve en sonunda sepultura'nın konser kayıtlarının da olduğu toplama albümü... yarım saat bile dayanamayan adamcağız çıldırır.

    "bu ne ya!! yeter, yeter! aaaa, ne bu oğlum? silah zoruyla mı şarkı söyletiyorlar bu adama, kafam şişti. Eziyet resmen. hadi metalikacılar bangır bangırdı falan ama ceymıs mı neydi onun sesi güzeldi. Melodileri vardı. adamın kafasını patlatır bu müzik. boğazını niye yırtıyor bu osuruk sesli. kapa şunu. Yeter. koy o en başta dinlediğimiz çocuğu. tırvana gibi adı vardı neydi o?"

    "nirvana baba."

    "hah nirvana, ne güzel söylüyordu o. sakin sakin. ben onu sevdim. Acıklı çocuk."

    "tamam baba onu dinleyelim o zaman."

    "aferin, oh be. bak bu çocuk Türkiye'ye konser için gelirse ben de gelirim seninle izlemeye."

    "gelemezsin baba."

    "O niye?"

    "Ee vokalistleri öldü, grup dağıldı çünkü."

    "hayda! nasıl öldü? hasta mıydı? yazık ya sesinden de belliydi derdi olduğu."

    "Yok, kafasına pompalı tüfekle sıkarak intihar etti..."

    "Tövbe estağfurullah ya işe bak! Oğlum bu ne? dinlediklerinden birini beğendim o da manyak çıktı. hepsi mi ruh hastası bunların. tamam kapat, dinleme artık böyle müzikler. aç şu kapağı, barış Manço kaseti olması lazım orada. koy da dinleyelim, ne güzel adamdır."
    10 ... serenity painted death
  • gelecekteki sevgiliye not

    2887.
    (bkz: 99)

    Bir puanı geciktiği için kırıyorum.
    7 ... serenity painted death
  • yalan

    727.
    "ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.…"

    yusuf atılgan.

    Ne kadar da doğru söylemiş. sonrası herkes için aynı, aldanış.
    9 -1 ... serenity painted death
  • the best of times

    15.
    Bu Parçada öylesine güzel bir solo vardır ki eğer küçük bir torunsanız bir anda ömrünüze eklenecek yaşlarla yılların yorgunluğu ve bilgeliğiyle demlenmiş bir dede ile yaşıt olduğunuzu hissedebilir, yahut yılların yorgunluğuna direnen bir dede iseniz, bir anda kaybolan yaşlarınızla yaşadığınız tüm güzel anları ve deneyimleri unutup hayatının baharında gencecik bir torunun tazeliğine erişebilirsiniz. petrucci abi ne kullanmış, neyle beslemişse ruhunu bilemiyorum fakat bildiğim bir şey var ki o da bu soloda deneyebileceği tüm güzel numaraları birleştirmiş; teknik ustalıkla duygusal yoğunluğun benzersiz bir karışımını ortaya koymuş. parmaklarına ve müzikal dehasına bir zeval gelmez umarım...

    https://m.youtube.com/watch?v=dztb6wqUVNg+

    Dehşet bir şey!
    3 -1 ... serenity painted death
  • atari salonu

    88.
    Seksenlerin sonu, doksanların başı; ergenliğin ilk dönemleridir. ne karşı cinsi düşünür veledimiz ne de aşkı. cinselliği de keşfetmemiştir henüz. varsa yoksa haylazlık ve atari salonundaki oyunlardır onun için. bir gün evvelinden planlar yapılır. sabahın köründe evden çıkmasına rağmen okulu asıp tüm gün arkadaşıyla beraber atari salonlarında geçirilir. cepteki son kuruş bitinceye kadar harcanır üstelik. hiç jetonu kalmayınca mekanın efsane oyuncularının etrafında çember oluşturulur. geçemediği bölümlerin nasıl üstesinden geldiğini izleyerek bir dahaki sefer için hazırlık yapılır. eğer ki dövüş oyunlarının müptelesıysa, jetonlarını tüketen vicdansızı yenmesi için sonuna kadar destek olur. parası bittiğinden eve dönüş için kilometrelerce yolu tabanvay ile yürümeyi göze almıştır. takati yoksa eğer yaşından beklenmeyecek derecede cesur davranıp indi bindi yapıp bi' köşeye saklandığı dolmuşlarda beleşe getirir yolculuğunu. "para vermedi bunlar!" Bağırışları ile minibüslerden kaçarcasına inerek eve dönülür ve anılar defterinde hoşlukla boşluk arasında bir hatıra olarak kaydedilecek bir günün daha sonuna gelinir.
    6 ... serenity painted death
  • bir kadına söylenebilecek en güzel şey

    377.
    mesela saçın çok hoş olmuş diyebilirsiniz; fark edilmek hoşuna gidecektir. yahut ben bu akşam maça gitmeyeceğim dersiniz; onunla vakit geçirmenin daha kıymetli olduğunu hissettirmiş olursunuz. hiç olmadı kasıklarıma bir tekme at deyin; o zaman regl dönemlerinde neler çektiğini anlamaya çalıştığınızı görüp size daha iyi davranabilir. Kilo mu verdin sen demeyi de unutmayın; beklenmedik anlarda ya da çok ihtiyacı varken Mutlu olabilir. Bir de en önemlisi olması gerektiği anda seni seviyorum deyin; eğer gerçekten sevdiğiniz biri ise sevdiği insandan duyabileceği bundan daha güzel bir cümle olmayacağını iyi bilir.
    5 ... serenity painted death
  • askerlik anıları

    465.
    istanbul'un göbeğinde yedek subay olarak kimilerine göre şanslı, kışlanın içerisinde neler yaşayabileceğini bilenlere göre de epey şanssız lakin bir o kadar da komik ve eğlenceli bir dönemdi. silahlar ve üniformayla pek barışık olmayan, özgürlüğüne düşkün, arıza ve ortam için epey aykırı bir kişi için oldukça tuhaf zamanlardı. nisan sonunda yapılacak ordu denetlemesi için kasım ayından itibaren yoğun çalışmalara başlamıştık. 5 günlük salak saçma bir olay için 5 ay çalışmak başlı başına komediydi de zavallı askerlerin hafta sonlarını dahi piç etmek, ruhlarını yorduğumuz kadar bedenlerini de yormak fazlasıyla canımı sıkıyordu. yağmurlu bir gündü ve yine böyle bir hazırlık için toplanmıştık. tabur olarak 3 kilometrelik koşu yapacaktık. üstelik üzerimizde kamuflajlar, kompozit başlıklar ve silahlarla; tam teçhizatlı! bırakın 3 kilometre teçhizatlı koşmayı feci sıkıştığımda 30 metre ötedeki tuvalete gidip işemeye üşenen, sporla arası hiçbir zaman barışık olmayan benim gibi kedi ruhlu bir miskin için oldukça büyük bir eziyetti. bölük içerisinde kendi askerlerimi hazırladığım zamanlar koşulardan yırtmayı başarabiliyordum da bu kez bunu yapabilmem namümkündü. zira tabur komutanı da dahil olmak üzere taburun tüm rütbeli personeli bu eğitime katılmak zorundaydı... koşu başladı. parmak kadar yağmur damlalarından göz gözü görmüyor, yetmiyormuş gibi yere düşen damlalarla sulardan seken ve yanıbaşınızdan uçup gidenlerin postallarından fırlayan çamurlarla görebildiğiniz yegane şey buğulu silüetler oluyor, gözlerden ziyade kulaklara iş düşüyordu. öyle sanıyorum ki 10 dakika çoktan geçmişti ve ben daha 15 dakikada bitirilmesi gereken o koca yolun yarısına bile gelememiştim. oflaya puflaya ilerlerken benim çok gerimde olmasına rağmen iman gücüyle mi yoksa korkudan mı bilemiyorum, bir anda fırlayıp geçerek gözden kaybolan askerleri motive etmek için bağırıyordum arada bir. böyle tin tin giderken az ilerimde zar zor ilerleyen, kıçı başı sallanan eğri bir asker gördüm. sanki altına etmiş de pantolonunu doldurmuş gibi bacaklarını fazla açmadan utana sıkıla ilerliyordu. bir anda gaza gelip hızımı arttırarak bağıra çağıra yanına doğru yaklaştım. yağmur damlalarından gözlerimi doğru düzgün açamadığımdan kim olduğunu seçememiştim. yüzüne bakma gerekisinimi duymadan sırtına birkaç kez sağlam şekilde vura vura yanında ilerledim ve onu gaza getirmeye çalıştım...

    "ne duruyorsun aslanım, koşsana! koş! hadi, fırlaaaaa!..."

    "..."

    "hadi koçum, bitirebilirsin, az kaldı, koooooooooooş!"

    "beni bırak da sen koş asteğmenim!!! biraz daha durursan sonun pek parlak olmayacak... yürü!!!"

    "haa? ne, ne diyorsun? kimsin sen ya, bakayım?.. komutanım!!!!..."

    meğer benim o er diye sırtına vurduğum kişi tabur komutanımmış! üzerindeki hücum yeleği yağmurun da etkisiyle rütbelerini görmeme engel olmuş... göt korkusunun tetiklediği gaz ile patlama yapan enerjim nasıl bir etki gösterdiyse öyle bir uçmuşum ki önümdeki birçok askeri hızla geçerek koşuyu hedeflenen sürenin altında bitirmişim. neyse ki o olaydan sonra ciddi bir ceza almadım. ama sağ olsun tabur komutanım bu hikayeyi terhisime kadar yüzüme vurmuştu. o gün orada nasıl koşmuşsam artık eskisinden daha bir miskinim ve ömrümün ondan sonraki kısmının yarı enerjisini tüketmişim sanki...
    9 -1 ... serenity painted death
  • tom ve jerry deki sadece ayakları görünen kadın

    72.
    Esasında kadın rolü oynayan erkektir ve prodüksiyon ekibinde yer alan anthony adında biri tarafından canlandırılmıştır. er kişi olduğu çok fazla anlaşılmasın diye de yüzü gösterilmemektedir. Zamanında şimdiki kadar büyük paraları yoktu film şirketlerinin, bütçe kısıtlı olunca böyle tasarruf yöntemlerine başvurmak zorunda kalıyorlarmış haliyle. allah rahmet eylesin, çok da iyi adamdı kendileri.
    ... serenity painted death
  • gönül dağı

    107.
    bu gece yine rüyamda gördüm barış manço'yu. neredeyse benimle aynı yaşta olduğu dönemlerdeki kadar genç görünüyordu. dertli dertli anlattım içimde biriktirdiklerimi. sonra ben sustum ve o söyledi...

    dost elinden gel olmazsa varılmaz
    rızasız bahçenin gülü derilmez
    kalpten kalbe bir yol vardır görülmez gönülden gönüle gider, yol gizli gizli

    en çok senin yorumunu seviyorum deyince bir süre sustu ve elini kaldırdı; "işin üstadı orada kibirden uzak bir vaziyette dururken bize böbürlenmek yakışmaz!" dedi ve gitti.

    sözleri tekrarlayınca anımsadım, söyledikleri tek tek tecrübe edilmişti; sen, ben ve onlarcası tarafından... özledik durduk.

    Ki tüm O Güzel insanlar hep özlenecekti.

    https://m.youtube.com/watch?v=tUzCUdEjCdY+
    5 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının itirafları

    159728.
    Barış manço'yu çok seviyorum. Vefatından kısa bir süre evvel ruyamda öldüğünü gördüğümden sanırım, öldüğü gün salya sümük ağlamıştım. Sanki ailemden, yakınlarımdan birini kaybetmişçesine üzmüştü beni gidişi. O gün bugündür en komik, en abuk görünen parçalarında bile gözlerim dolar, hüzünlenirim.
    8 ... serenity painted death
  • hayata dair iç burkan detaylar

    5321.
    yemeyi unutup çöpe attığımız tonlarca yiyecek, yemeği unutmuş olan onlarca insanın ölüm sebebi aslında.
    12 ... serenity painted death
  • hırkasının kollarını avuçları içine alan kız

    127.
    (bkz: tumblr kızı)

    Leş kahve fincanı ve kapağı kolay kolay açılmayacak kitabını da verin tam olsun.
    18 ... serenity painted death
  • iz bırakan kitap cümleleri

    7331.
    "herkes kendi tanrısına, diğerlerinin dualarını susturması için yakarıyordu."

    (bkz: doğunun limanları)
    9 -1 ... serenity painted death
  • hikayem bitmedi

    14.
    doksanlar çocuklarının birçoğu bilmez kasetleri, ucundan yakalamış olsa da bizim kadar içli dışlı olmamıştır bu güzel icatlarla. o kasetler ki parça aralarındaki boş bekleyişleri anlatan tıssss seslerini bile sevdirmişti bizlere. hele ki tamamı güzel parçalardan örülü albümlerse o tıssslamaların bile ayrı anlamı vardı birçoğumuz için. sabırsızlıkla beklenen sıradaki parçaya rağmen tuşlara dokunulmaz, bekleyişle daha da kıymetlenirlerdi. işte bir zamanlar müzik endüstrisinin temel taşlarından olan bu kasetlerin albüm anlamında kullanıldığı o dönemlerde bazan öyle parçalar çıkardı ki dinlemeye doyamadığımızdan başa alıp tekrar tekrar dinlemekten kasetlerin pörsümesine ve bozulmasına neden olurdu. içlerindeki ince bantlar böylesi hırpalanmaya dayanamadığından ya esnemekten seste bozulmalara sebep olur ya da tamamen kopar; sonunda çöpe gidecek o kasetler de çocukların oyuncağı olmaktan kurtulamazlardı. işbu başlıkta adı geçen parça da öylesine güzel öylesine dokunaklı ki eğer o eski zamanlarda walkmanimde dinliyor olsaydım onlarca kez başa alarak kasetin bozulmasının yegane sebebi olurdu. çokça dinlemekten cortlayan mepeüç ve benzeri ses dosyaları yok sanırım. kolaylıkla ulaşılabilir ve taşınabilir olduklarından da kıymeti fazlaca bilinmiyordur. eski zamanlar ne güzelmiş arkadaş, hatırına gidip zuladaki kasetlerimizi tekrar ortaya çıkarsak fena olmayacak. Yardım et doktor!
    5 -1 ... serenity painted death
  • seks yapmaktan hoşlanan bayan

    27.
    anormal bir özellik göstermeyen kadındır. ruhen ve bedenen sağlıklı ise bu eylemden hoşlanan her erkek gibi o da seks yapmaktan ziyadesiyle zevk alıyor olabilir. Hoşlandığı ve zevk aldığı bir şeyi yapmaktan neden uzak dursun?

    sorun, her an her saniye seks düşünmeyişi ve önüne gelenle birlikte olmayışı ise eğer, doktora görünmesi gereken o değil de başkaları sanırım...

    Ya da asıl rahatsız ettiği konu, böyle bir kadınla tanışmak isteyip hayaller kuranlara denk gelmiyor oluşu belki de.
    9 -1 ... serenity painted death
  • bir ilişkinin bittiği an

    35.
    "Bitse ne olur, bitmese ne?.." demeye başladığın ilk an. Çoktan bitmiş de haberin yok. Geldik, hadi Uyan.
    8 ... serenity painted death
  • yaran telefon diyalogları

    437.
    Senenin son günlerinden biriydi, evdeydim ve yarı uyanık vaziyette yatakta tavanı izliyordum. O dönem Kullandığım cenabet hattın eski sahibi her kim ise artık, yine rehberimde kayıtlı olmayan bir numara tarafından süpersonik gerzek bir mesaj aldım ve birazcık eğleneyim dedim...

    "sana kırmızı ipli don alimmiii"(gözünü sevdiğim Anadolu insanı, nasıl da özünü bilip şivesini yazıya yansıtıyor!)

    "yok..." (naz yapıyorum sansın istedim hehehehehe)

    "niye lamm" (incelikten nasibini alamamış herif, lan yazmayı bile becerememiş heyecandan)

    "çünkü ben mavi paçalı don seviyorum!"

    "vay amuna" (hayal kırıklığı yaşadığını ifade etmeye çalışmıştı sanırım)

    "o da mevcut değil." (bu cümleyi de net anlayamamış olabilir)

    "kadriye" (soru işareti yoktu ama anlaşılan beni bu kişi sanıyordu)

    "Hamdullah!!!" (seviyorum bu ismi kullanmayı, zor durumlarda hayat kurtarıyor)

    "nediyon sen garı" (burada devreler yandı, belli)

    "ya valla söylemeyeyim şimdi, çok çok ayıp..." (meraklansın pezevenk) "

    "söyle la ayıp yatakta olur biliyon gevaşee"(bak bak bak kesin donuna boşalmıştır bu esnada)

    "söyleyeyim mi?" (dın dın dın!!!)

    "Söle" (bir eli sikinde olduğundan harfi eksik yazması normaldir)

    "diyorum ki, siktir git ... kadriye falan değilim abazan denyo." (sansürledim bu kısmı)

    Sonrasında arayıp küfreder diye beklemiştim lakin hiçbir cevap gelmedi. Heyecandan kalp krizi geçirdiyse o vaziyet cenabet gitmiş bile olabilir.

    Allahım beni affet...
    6 ... serenity painted death
  • aşk

    14682.
    " arada sırada kumru'ya bakıyordu. sırt çantasını çıkarmadığından biraz öne eğik oturuyor, bacaklarının arasında tuttuğu poşeti hafifçe sallıyordu. poşetin içine bakıyordu sanki. hoş görünüyordu, kederli görünüyordu. bir an, sussam da ağlamaya mı başlasam, diye düşündü sulhi. ama bir kez konuşmaya başladı mı, duramazdı. aklı daldan dala sıçrar, hatıralar tarlasına dalar, bütün çiçektozlarını toplar sonra bir güzel...

    "efendim!" dedi sulhi, kulaklarına inanamıyordu. gözlerini poşetten ayırmadan tekrarladı kumru: "ben de aşık oldum."
    "aman tanrım! ne olmuş, ne olmuş!" sulhi'nin kalbi deli gibi çarpıyordu. hemen bir şey yapması, söylemesi gerekiyordu ama ne!
    "aman tanrım, aman tanrım, ne yapacağım şimdi, nasıl bir şey bu! daha kaç yaşında? kalbi küçücüktür daha. üstelik, bütün süt dişlerini döktü mü bakalım! diğer şeyleri söylemiyorum bile, değil mi, onları saymıyorum bile, ne olacak şimdi, ne yapacağım ben şimdi?"

    sonunda bir filmden ya da televizyonda izlediği uyduruk bir diziden aklında kalan bir cümlede durdu:
    "kimmiş bakalım bu yakışıklı?"
    "yakışıklı değil... yürüyelim mi sulhi?" dedi kumru, kim inanır, daha on iki yaşında! sınıflarındaki bir çocukmuş. adı can. kumru'nun kalemlerini, defterlerini, teneffüslerde çöp kutusuna atıyormuş. kumru teneffüsten dönünce bir bakıyormuş ki sırasının üstü boş, her şeyi çöp kutusunda. yapma, demiş birkaç kez. o zaman da can, tebeşir tozuna bulanmış silgiyi alıp yüzüne doğru üflemeye, formasının kuşağını koparmaya, tokasını saçından alıp kaçırmaya başlamış. böyle bir sürü şey. düpedüz vahşi bu çocuk.
    "bu yaramaza mı aşık oldun?"
    "bir tek bana yapıyor bunları ama. yaramaz filan değil aslında. bir tek bana..."
    sulhi yanakları kıpkırmızı, kumru'yu omzundan tutup kendine doğru çekti. söyleyecek bir şeyi yoktu. karanfil sokağı'ndan aşağı, kızılay'a doğru yürüdüler. meşrutiyet caddesi'ne gelince konur sokağı'na girdiler. sulhi bir kitapçının önünde durdu, "sana ne zamandır almak istediğim bir kitap var. artık okumanın zamanı geldi sanırım," diyerek bir "gönülçelen" aldı kumru'ya. kitabı alınca küçük kızımız sarılıp öptü sulhi'yi. hediye almaya alışık biriydi. "senden istediğim bir şey var ama," dedi sulhi, "söz ver bana, otuz yaşına gelince bu kitabı bir kez daha okuyacaksın." nedenini sormadan kabul etti kumru. artık kızılay'ın kalabalığı içindeydiler. otobüse binene dek konuşmadılar. sonra sulhi sordu: "aşık olduğunu ona söyledin mi?" "söylemedim," dedi kumru, sustu...
    "bütün o saçmalıkları yapmaktan vazgeçer diye korkuyorum."

    ama bu kadarı da fazla! on iki yaşında bir çocuğun ağzından aşkın tarifi. kalbin içinde olan bitenin yakın plan görüntüsü...
    "

    (bkz: veciz sözler)

    aşk üzerine yapılan en yalın ve naif anlatımlardan. yaş yedi, on yedi yahut yetmiş yedi de olsa beklenen ve istenen hep benzer şeyler. bile bile acı çekmeye razı oluyoruz çoğu kez; gönüllü ıstırap ve çile.
    8 ... serenity painted death
  • yeni şeyler getiriyorum