• sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    10677.
    bir memnuniyetsizlik halidir gidiyor, neden? yetinemiyoruz sahip olduklarımızla. hep daha fazlası, hep bir sonrası, hep bilinmeyene olan merak ve ilgi... süreç için yaşıyoruz. sonuca ulaştık mı gelsin bir yenisi! tamahkâr ve şükürsüzüz... her yeni günde eksilen o kadar çok şey var ki insanlığımızdan; bir bilsen... neden doğru yolu seçemedim, nerede yanlış yaptım, kaçmakla kendime en büyük kötülüğü mü ettim, ardımda bıraktıklarımla kim bilir neleri kaçırdım ve keşke tekrar o eski günlere dönebilsem diye hayıflanmamak dileğiyle... vakit çok geç olmadan uyanmalı der; 6 adım, 5 metrekare kumaş ve bir avuç dolusu toprak öncesinde öperim. Gözleriniz hakikatla dolsun.
    7 ... serenity painted death
  • can alıcı şiir dizeleri

    1573.
    ve güneş kar topluyorsa bakışlarından
    biz ki utançlı bir kar seyircisi
    sen bak ki o beyaz karın kırmızı
    o beyaz karın ürkek
    o beyaz karın utanaraktan geri geldiğini
    seyrediyorsa susarak
    biliyordur tam göğsünün altında yaşar gibi
    biliyordur ki bir erdemdir yerine göre susmak.

    (bkz: edip cansever)
    12 ... serenity painted death
  • yazarların merak ettiği şeyler

    53.
    Ziyadesiyle Merak ettiğimiz insanlar için merak ediliyor olma önceliğimiz bizim onları koyduğumuz sıralamadaki yerle denk mi? Gönüllerde olan/olduğu söylenen akıllarda da dolanıyor mu?
    11 ... serenity painted death
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    31138.
    Saçların omuzlarından yukarıda. Benim çok sevdiğim kesim belki. Belki kızıla yakın, turuncu hatta. Bir uydu gibi etrafında dolanabilirim. Suretini izlerim toprağım olunca. sol yanından çocukluğunu görüyor olabilirim; zamanın izleri silinmiş de geçmişe dönmüş gibi... sağ yanından o en kıpır kıpır ilk gençlik halleri; güzelliğinin başka gözlere yansımış dönemleri... boynun açıkta, iki yanda kıvrılan buklelerin altında tüm çekiciliğiyle dururken, tam karşımda, yanaklarından süzülen hüznü gizleyen bir annenin masumiyeti... gülüşün eşsiz, tarifsiz. Susup dudakların küçülünce yüzünde çizdiğin hissiyat romanlardan, filmlerden bir parça. Sesini anlatmak ise imkansız; konuşturmalı, şarkılar yazıp söyletmeli sana... bir şiir gibisindir, tanıyor olabilirim fakat hiç tanışmamışız aslında.
    12 ... serenity painted death
  • can alıcı şiir dizeleri

    1572.
    her sevda başlangıçtır bir yenisine
    öteki başkaldırır daha bitmeden biri
    biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece.

    baksak ki unutmuşuz günün birinde her şeyi
    ne o sevdalar, ne ölümsüz sözler kalmış
    toplasak toplasak hepsini işte
    onca sevda bir sevdayı yaratmış
    döner durur başımızın üstünde
    gözlerden ağızlardan saçlardan
    ellerden omuzlardan yapılmış bir hâle.

    ve çınlar her biri bir silahın yankısı gibi
    bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe

    (bkz: edip cansever)
    11 ... serenity painted death
  • insanın içini bir anda acıtan sözler

    609.
    hafızama öyle bir derin kazınmış ki kolay kolay unutamayacağım bir anı bu. hatırladığım en eskilerden biri... seksenli yılların ortalarında bir yaz günü. kız kulesini selamlayarak güne başladığımız büyük evdeyiz. abim günlerdir suskun, bizimle oyun oynamıyor. sessizliğe gömülmüş, iştahı kesilmiş, yeni yeni bağlanmaya başladığı kitaplardan başını kaldıramıyor; sürekli okuyor ve üst kattaki odalardan birinde ev halkından kopuk zamanlar geçiriyordu. akşam yemeğinden sonraydı. kendi hayal dünyasının halının üzerinde bambaşka resimler çizdiği küçük ben tek başına oyunlar oynuyor, annemse köşedeki koltukta elindeki ince demirler ile ipliklerden çiçekler yapıyordu. sessizlik delindi, abim feryat figan içeri girdi ve annemin dizlerine sarılarak hala kulaklarımda yankılanan o cümleyi söyledi: "biz ölücez anne, hepimiz ölücez, neden? ben sizin ölmenizi istemiyorum, beni bırakmayın..." annem abimi göğsüne bastırdı, abimin gözyaşları annemin gömleğinde, ben abimin bacaklarına sarıldım, yanaklarımdan süzülen boyum kadar damlalar yerlerde... öyle bir cümleydi ki bu hatırladıkça gözlerim dolar, içimi acıtır; seneler öncesinde o ilk duyduğum andaki etkisiyle.
    12 -1 ... serenity painted death
  • gratis

    130.
    Hiç kimseden SMS almadım, gratis'ten aldığım kadar! Teşekkürler gratis kendimi yalnız hissettiğim anlarda varlığınla bana iyi geliyorsun. Adeta bir dost eli gibi... bu arada evde zibilyon çeşit duş jeli, traş losyonu ve ağız bakım ürünü var ama bitmek bilmeyen indirim günlerin(!) şahane. Bundan sonra indirim olmayan haftaları belirten mesajlar atarsan hepimiz için daha iyi olabilir...
    12 -2 ... serenity painted death
  • can alıcı şiir dizeleri

    1570.
    iki şeyi bilmek istiyorum. (belki aynı şeyi iki kere bilmek
    istiyordum.)
    duvarların rengi neydi? derimin rengi neydi?
    dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla, dilimle dokunuyorum.
    duvarların bir rengi olmalı.
    ama hiçbir duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam.
    adı yoktu bu rengin, kimyası yoktu.
    belki renksizliğin rengiydi bu.
    çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi...

    Adımdan gayrısını bilmiyorum.

    (bkz: Ahmet telli)
    9 ... serenity painted death
  • yazarların öğrenmek istediği diller

    62.
    (bkz: Gönül dili)

    Bunu tam olarak bir çözebilsek gerisi çorap söküğü gibi gelecek.
    9 -1 ... serenity painted death
  • hayata dair iç burkan detaylar

    5444.
    40 küsür yıl evvel güneşli bir ağustos sabahında dualarla uğurlamış anneannem, dedem ve oğlunu. Köydeki evininin avlusunda koştura koştura babasına yetişmek için giderken küçük oğul, geri gelip iki öpücük daha kondurmuş annesinin yanaklarına. Kazasız belasız, tez vakit dönesiniz demiş anneannem, fakat bu son kez görüşü olmuş onları. Boğucu bir ağustos akşamı çarşıdan eve dönerlerken koca bir kamyonun altında can vermiş dedem ve küçük oğlu. Dedem 37 yaşında genç bir baba; bir evin tek oğlu. Dayım 5 yaşında küçücük bir sabi; babasının tek erkek çocuğu. Sabah çiçekler gibi tertemiz kıyafetlerle uğurladığı eşi ve oğlunun cenazelerini kanlar içerisinde getirmişler akşam eve. Anneannem, 34 yaşında yorgun bir kadın; 6 kızı ile dul kalmış köy yerinde. Eşinin acısına dayanmış da bir türlü dindirememiş yüreğindeki evlat yangınını... Dedem her işten anlayan, becerikli bir adammış. Köyün evlerinin birçoğunu o yapmış. Marangozluk, arıcılık, kasaplık… evinin karşısında küçük bir kahvehanesi ve bakkal dükkanı varmış. Hiçbir eksiklik çektirmemiş ailesine. O gün evden çıkmadan evvel anneanneme büyük hayalleri olduğunu söylemiş. Çarşıda bir dükkan alıp farklı alanlarda ticarete atılmayı düşünüyormuş kendi çapında. Hayalleri de bedeni gibi sonsuzluğa karışıp gitmiş. Bir gün iki gün derken cenaze evine başsağlığı için uğrayanlardan sonra maskelerini düşüren çirkin insanlar dadanmış anneannemin kapısına. Her gelen adam beyinin bana borcu vardı deyip varını yoğunu alıvermişler dul kadının. Kul hakkıdır, rahat uyusun deyip itiraz etmemiş hiçbirine. Fakire, eşe dosta, akrabalarına yardım etmesi ile nam salan dedemin cesedi henüz çürüyüp toprağa bile karışamadan kemirmiş o çakallar; ruhunu ve geride bıraktıklarını. Anneannem küçücük bir kadın, kocaman yüreği ile evlenmeden, kimseye boyun eğmeden, muhtaç olmadan eşinden kalan emekli maaşı, küçük bir çaylık ve bahçe ile geçinerek büyütüp tek tek evlendirmiş bütün kızlarını... geçenlerde telefon edip takılayım diyorum kendisine. "Mısır’daki bir akrabanızdan size yüklü miktarda miras kalmış hanımefendi!.." gülüyor, "şakacı, küçüklükten beri hep böyle muzurdun sen..." "Gel artık!" diyorum. "Bırak orayı, yaşa bizimle..." memleketin dört yanına dağılmış kızları. Hangi birine gitse diğeri darılır diyerek kabul etmiyor. bir ineği var. Sütü hiç eksik olmaz sofrasından. tek başına kestiği çaylıkları. Mis kokulu mandalinaları bahçesinde. Üzümleri. Közde pişirmeye doyulamayan mısırları... "ben böyle iyiyim uşağum, eksiğim yok çok şükür. sen gel buraya..."

    10 sene evveliydi. Ufak teyzem nereden aklına gelmiş, nasıl başarmışsa dedemle dayımın morg fotoğraflarını buluyor hastane kayıtlarını kurcalayarak. Karadeniz’i gezen turist bir gazeteci şahit olmuş o gün kazaya ve fotoğraflamış onları. Hiç tanımadığım dedem ve dayımı görüyorum o iki karede. Dedemi bildiğim tek fotoğraf köy evinde duvarda asılı olan vesikalık haliydi. Kıvırcık gür saçları, endişeli, meraklı ve sert mizaçlı. Yüzü gözü kanlar içerisinde, seçilemiyor bu fotoğrafta. Dayım ise gülümsemiş sonsuz uykusunda. Üzerinde minik bir ceket, burnunda çilleri seçiliyor. Küçük bir morluk var alnında. Saatlerce bakıp bakıp ağlıyoruz onlara. O olay hiç yaşanmamış olsa... Anneannem aklıma geliyor canımın sıkkın olduğu anlarda. Eşini ve oğlunu toprağa vermiş kadın. sonra babası, abisi, annesi, kendi elleriyle büyüttüğü 12 yaş küçük kardeşi, damadı ve torunu…; onca acıya rağmen hala dimdik ayakta. ufacık sıkıntılarda saçma salak sebeplerle hayata küsen insanları yahut kendimi düşününce utanıyorum. Whatsapp iki saat açılamadı diye kendinden geçenler, tuttuğu takım puan kaybetti diye karalar bağlayanlar, sözde aşık oldukları sevgililerinden ayrılınca iki gün yas tutup sahte gözyaşı döktükten sonra hemen bir başkasını bulanlar... Yanıbaşımızda bile göremediğimiz, farkında olmadığımız onca acı hikaye varken, şükretmek gerek halimize.
    16 ... serenity painted death
  • fihi ma fih

    11.
    "aynı hatayı ikinci kez tekrar etmeyen, en mükemmel insandır..." sanırım albert einstein demişti bu ya da buna benzer bir veciz cümleyi. mükemmel olmak ne derece mümkün bilemiyorum ama aptal olmamayı seçmek pek de zor değil; en azından yaşadıklarımızdan ders almak gerek... içine ayna tut ve gör. Yolun, yordamın, rehberin orada. Evvela kendini okumayı öğren.
    6 ... serenity painted death
  • giden

    40.
    gün gelir sonsuza dek sürecek sandığınız o parıltılı aşk öyküsü biter; yok yere hayatınızın anlamı olan malum üç harfle beraber başka şeyler de yitip gider. ve bir zamanlar onun için "biricik" olan siz diğerlerinden farksız "biri" oluverirsiniz. sonrasında geriye kalansa silinen o harflerin ardından içini nasıl dolduracağınız size kalmış olan üç nokta... başka hikayelere başlangıç olması için bir kez daha son.

    Eşiği geçtiğinde kapıdan çıkmana değil diğer tarafa geçiyor olmana odaklan.
    8 ... serenity painted death
  • özel günler

    16.
    özel gün dediğin nedir ki? neden bu kadar anlam yüklenir? unutulmuş olması neyi eksiltir? çoğu kez gereğinden fazla anlam yüklenmiş değil midir?.. misal oğlan çocuklarının erkekliğe geçiş aşamasındaki en önemli dönüm noktalarından biri olarak görülen(?) ilk dinsel deneyim olan sünnet hadisesi de kimilerince özel kabul edilebilir. bu olayın sübyan bünyenin psikolojisinde yarattığı travma açısından pek de keyif verici olmadığı kesindir. ortada varlığıyla kimseye bir zararı dokunmayan(!) minicik bir uzvun boyuna oranlayınca epeyce kocaman kesilen bir parçası olunca bu durum ister istemez çektirdiği acı ile doğru orantı olarak bünyede de şiddeti yoğun bir üzüntü yaşatacaktır... şimdi düşününce bu özel günün nesini hatırlamak ister ki insan? kim bilir kaç çocuk "lütfen kesmeyin, bırakın uzasın!" diye ağlayıp durmuştur o an. yazık, içim acıdı şimdi... unutun çocuğum, unutun. özel mözel demeyin; hatırlamayın sakın!
    6 ... serenity painted death
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    31126.
    bu yazabilme işi her kimsenin sahip olamadığı bir meziyet; bir sanat. sana yazacağım şey, sanat nedir meselesi değil aslında. şu an neden yazmaya ihtiyaç duyduğum... ressamı, müzisyeni, yönetmeni anlamaya, onlarla ortak bir içgüdüyü paylaşmaya çabalıyorum. ve sanırım sanatçı olmayı başarabilmiş biriyle duyarlılığını sanata dökemeyen insan arasındaki farkı algılayabiliyorum. sanat neden doğar? hayata, içinde yeşermeye çalıştığın çevreye, yaşanmışlıklara ve izlenimlerin yarattığı duyarlılıktan kaynaklanır. algı kapılarını açabildiğin noktaya getirip tüm duyularınla hissedebildiklerin sayesinde çevrenin üstüne çıkarsın. sadece yaşamak, var olmak ve seyirci kalmak yetmez olur; dünyayı kendi benliğin ve anlatımın aracılığıyla tekrar yaratmak istersin. hayatı kontrolün altına almak, onunla oynamak, ona şekil vermek, yorum katmak ve kendinle bütünleştirmek; onunla ortaklık kurmak... rüzgar eser, yağmur yağar ve sen onlardan bir parçayı kendinde toplamak, onlardan bir şeyleri kendi içine çekmek istersin. salt yaşamak yeterli değildir fakat bazı insanların toplumsal ilişkileri ve yaşadıkları hikayeler bir çeşit sanat yapıtı gibidir; alışılmışın dışında, işlenmiş, sıradışı ve öznel bir iz taşıyan. taşabilmek kabından, kalıplarına sığamamak; bu özel bir duyarlılık ve görü gerektiriyor. sağlam sezgiler istiyor. bu satırları yazmadan evvel zihnime hucüm eden düşünceler de bunları çağrıştırıyor. bir his, aniden gelen bir istek; sanki bir vahiy gibi. yazma isteği bu. dünyayı parmaklarımın ucunda tekrar yorumlayabilmek, zihnimin içindeki renkli dünyayı harfler aracılığıyla açımlayabilmek, oradan çıkan tuhaf ezgileri duyurabilmek... ölümü düşünüyorum. aslında uzunca bir süredir meşgul ediyor zihnimi. elbette hayat akıp gidiyor ve ben gözlemlerime, hislerime rağmen ölümlüyüm; çoğu kez unutmak istesem de... tüm bu süreç bir sona doğru ilerlemek içinse söylediklerimizin ve bıraktığımız şeylerin hiçbir önemi yokmuş gibi geliyor. ötesi var mı? yoksa neresindeyim şu an hayatın? peki yeterince anlayabilmiş miyim bu dünyayı? içinde bulunduğum süreci anlamak ve anlamlandırmak çok daha pratik geliyor; yaşam ve sezgilerle ilgilenmek... ve unutma çabası! duvardaki pörsümüş onca gürültüyü delen şu masum tik tak darbeleriyle bir kez daha farkına varıyorum; zaman hızla tükeniyor. buna karşın ilerleyen saniyeler geçmişle olan bağımızı hızla koparmamız konusunda kolaylık sağlamıyor gibi. oysa daima demezler mi ki, zaman her şeyin ilacı... öğrencilik dönemlerimi düşünüyorum; lise ve üniversite yılları... epey bir geride kalmış. oysa ki dün gibi. o aptal amerikan filmlerindeki kahramanları görünce ilk gençliğim geliyor aklıma. elimde değil. sonsuza dek yaşama isteğimin kaybolmadığı o hiç büyümeyecek çocuk günlerimi özlemle anıyorum. dünyanın en büyük sorunlarıymış gibi gelen dertlerimle boğuştuğum, ölümsüz bir kahraman olduğuma inandığım küçük hayallerle süslü zamanlarım. şimdi ölüm var zihnimde ve bedenimde; varlığını daha sık hatırlatmaya başlayan. ondan korkmuyorum. aksine merakımı da cezbediyor doğrusu. o gelecek ve ben yok olacağım... bunu kabullenmeye başladım artık. fakat mücadele edebilmek için eksik olan bir şeyler var. bunları giderebilmem gerek. kendim için yaşama çabamda ilerleyebilmem için kendi görülerim ve özlemlerimle daha fazla ilgilenmeliyim... "tanrıyı güldürmek istiyorsan 'o'na planlarından bahset..." belki karşılıklı gülümseyebilmek için buna inanmam gerek! düşünce balonları tepemde dolanıyor; müptelası olduğum çizgi alemlerinin sayfalarından fırlamışçasına... ya içlerini doldurmaya çalışmalı ya da harcadığım onca zaman gibi boş boş patlatıp eğlendiğime inanım kendimi kandırmaya devam... istediğim şeyleri gerçekleştirebilecek miyim? hayallere önem veren bir insan olduğuma inanmak istiyorum ama hangi hayalimi kendime tekrarladım uzun zamandır? yahut hangisi için ciddi bir çaba harcadım?.. ne istediğime karar vermem gerek. bir sürü, bir sürü şey düşünüyorum... ama kalbimi ortaya koymuyorum. bu beni yeterince üzdü, yaraladı, sıktı, ve acıktırdı... dinmeyen açlık hali. hayat hızla akıyor ve asıl mesele önüme çıkan fırsatların geri dönmemecesine yitip gitmesi; işte buna katlanamıyorum! sallantı yavaşlamaya başladı. Ziyadesiyle saçmalıyorum. ne söylediğimi kendim de anlamaz oldum. müziğe ihtiyacım var. beslemem gerek bu ruhu, ayağa kalkabilmem gerek... hadi o zaman. Bu kez sen anlat bana sırlarını, seni dinliyorum.
    10 -1 ... serenity painted death
  • komik telefon diyalogları

    5.
    henüz cep telefonlarına sahip değiliz. gecenin bir yarısı ufak abimle uyuyabilmek için saçma salak mevzular hakkında sohbet ediyoruz. bir şekilde konu fransız sinemasına ve çok meşhur aktörlerden birine geliyor ama adını bir türlü hatırlayamıyoruz. saat üç gibi şehir dışında okuyan büyük abiyi ev telefonundan arıyoruz...

    "laan neydi bu adamın adı?"

    "bilmiyorum ya nereden hatırlattın şimdi! neydi ya, neydi..."

    "bence abimi arayalım o bilir kesin!"

    "Oha bu saatte mi??"

    "evet n'olcak?"

    "Ya uyuyorsa?"

    "Yok be uyumuyordur bence, arayalım."

    "tamam hadi..."

    bülülülülüğülülüğülüü....

    "hııııı!! Efendim?"

    "abi uyuyor muydun?"

    "Evet... hıııa?"

    "hadi sor ya uyuyacam, sor!"

    "haaa, ne??? Serenity, sen misin??? oğlum manyak mısınız, ne oldu?"

    "abi hani fransız filmlerinin neredeyse yüzde sekseninde oynayan, öküz kadar iri, çirkin, saçları hep alnını kapayan ve patates burunlu bir adam vardı ya onun adı neydi? bir türlü hatırlayamadık!"

    "gerard depardieu?"

    "oleeeey be!!!"

    "oof yaa işte bu!!!"

    "Çok sağ ol, öptük hadi..."

    çaaaaaat!!!

    diriririiiriririiririririğiiririri...

    "hıı, efendim?"

    "Resmen malsınız!!!"

    "!!!!"

    "..."

    çaaaaaattt!
    7 -1 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    10663.
    Kim olduğun çok belli. Çocukluğun geçici Lakin aptallığın baki. Kendine ayna tutmayı bilmezsen gülünç olduğunun farkına da varamayacaksın. Parmaklarını boş yere yorma, beyninin bir işe yaradığını kanıtla. Uyan.
    13 -1 ... serenity painted death
  • anın görüntüsü

    14627.
    anın görüntüsü

    Önce yanaklar doğdu, ardından büyük bir mutluluk...
    31 -1 ... serenity painted death
  • yazarların başından geçen tuhaf olaylar

    79.
    bir yaz günü kabusu, doksanların başı... voleybolcu olan abime antrenmanlarını izlemek için yalvarıyorum ve zar zor da olsa kabul ediyor. "tamam gel ama bir yaramazlık yapma, uslu uslu otur izle..." durakta otobüs bekliyoruz. bir tanesi geliyor. gitmemiz gereken yerden geçmesine rağmen içimde kötü bir his var. "abi buna binmeyelim, n'olur abi, binmeyelim buna, içimde kötü bir his var, bir şey olacak..." abim kızıyor bana. huysuzluğum tuttu sanıyor. binmiyoruz fakat abim geç kalacağından çok sinirli ve beni geri yolluyor. "gelme istemiyorum, seninle mi uğraşıcam ben! git eve..." ben eve, abim antrenmana... birkaç saat sonra televizyonlarda hep aynı haber dönüyor; "...silahlı terör eylemcisinin kaçırdığı X-y hattındaki otobüste çıkan arbedede 2 kişi öldü..." ve öğreniyorum sonra, olayın olduğu bu otobüs benim yüzümden abimin kaçırdığı o otobüsmüş...
    14 -1 ... serenity painted death
  • ayrton senna da silva

    88.
    senna belgeselini 3 kez izleyip her defasında da salya sümük ağladıktan sonra bu adamın neden en büyük olduğunu daha iyi anladım. ondan daha fazla yarış kazananlar ve rekorlarını egale edenler oldu; daha da iyileri olacaktır. fakat ayrton'daki yarış tutkusu ve kazanma hırsının yanında çocuksu ruh ve insani değerlerin ağır bastığı bir başka yarışçı asla gelmeyecektir. tek kelimeyle, o bir efsane. Unutulmayacak.
    6 -1 ... serenity painted death
  • arkadaşın ölmesi

    146.
    soğuk nefesini bile henüz hissedemeden aniden karşınıza çıkıp yüzünüze tokat gibi çarpan ölüm gerçeği ile tanışmak.

    doksanlı yılların ortası. ders bitiş zili, gün sonu ve hafta sonlarının dört gözle gelmesini beklediğimiz lise zamanlarından hatırladıkça can acıtan buruk bir anı.

    görkem hemen arka sıramda otururdu. ufak tefek, olduğundan birkaç yaş küçük gösteren, beyaz yüzündeki çilleri yeşil gözlerinin güzelliğini gölgelemek bir yana sanki dikkatleri üzerinden çekip nazara karşı koruyan hayat dolu, şakacı ve muzur bir çocuktu. bazı zamanlar onu öylesine sevimli bulurdum ki sanki bir türlü dünyaya gelemeyen küçük kardeşimmiş gibi yanaklarını mıncırıp başını kollarım arasında sıkıştırarak severdim...

    "abi tamam çok tatlıyım biliyorum ama sen bi' gün severken öldüreceksin beni!!!"

    bir kez olsun sonlanmasın, hatta hiç yaşanmasın dediğim bir haftanın özeti:

    pazartesi:

    "bacağım ağrıyor serenity, bugün benimle uğraşma sakın!"

    "gel yahu çillerini mıncırayım çocuk, korkma öldürmeyecem!!!"

    salı:

    "abi benim bu bacağım hala ağrıyor. Sinir oldum..."

    "korkma yahu ölmezsin, fazla top oynamaktandır. bak bana hiç bulaşıyor muyum?"

    "yok yok bu değişik bir ağrı, yorgunluktan falan değil... ehe ehe hem kötülere bir şey olmaz zaten, sevinme ölmeyecem!"

    çarşamba:

    "bacağın ne durumda?"

    "hala ağrıyor."

    "doktora git bugün, ihmal etme."

    "ehe ehe ölürüm diye mi korkuyorsun?"

    "kızdırma beni! Lütfen..."

    perşembe:

    "görkem nerede?"

    "dün doktora gitmiş, bacağında çatlak mı ne var demişler, sarmışlar sanırım. birkaç gün istirahat almış."

    "kaç gündür boşuna kıvranmıyordu demek çocuk. yarın okula gelmeyelim de sabah ziyaret edelim onu."

    "tamam."

    cuma:

    yanlış teşhis kurbanı bir çocuk... perşembe gecesi kanındaki pıhtılaşma yüzünden kalp krizinden vefat ediyor görkem. iki gün öncesinde hafife aldığımız ölümle dalga geçerek eğlendiğim arkadaşımı cehennem sıcağındaki mayıs günlerinden birinde toprağa veriyorum. ilk kez bir cenazeye katılıyorum. gözümdeki yaşlar durmuyor; kulağımda sesi, annesinin feryadı, hocanın duaları... kefeni sıyırıyorlar ve yüzünü son kez görüyorum. sanki yine o muzip şakalarından birini yapıyormuşçasına gülümsüyor; gözlerini açacak da hepimizle dalga geçecekmiş gibi. bu bir ruya olsun istiyorum. gözlerimi kapatıyorum... açtığımda kabus devam ediyor ve üzeri toprakla örtülüyor. ömrümün bundan sonrası için hiç gözyaşım kalmayacakmış gibi hissediyorum; ağlıyorum... son yolculuk; 16 yaşında hayat dolu bir çocuğu uğurluyoruz. yaşayacağı daha onca güzellik varken ölüm buna müsade etmiyor. Kavurucu sıcaklıkta bir mayıs gününde güneş altında iliklerime kadar üşüyorum... soğuk, habersiz ve şakayı sevmiyor ölüm; berbat bir tanışma oluyor bu. memnun olmuyorum...

    bir yerlerde tekrar karşılaşabilme beklentisiyle inanmak istiyoruz ya çoğu kez. varsa eğer, tüm o güzel insanların mekanı cennet olsun.
    34 ... serenity painted death
  • yeni şeyler getiriyorum