• patterns in the ivy 2

    4.
    yaz bitiminin parçası. yazılmış olanın sona erişinin. sarmaşıklar arasında güneşi kaybeden yaprakların eylül'e bel bağlayışı. yazılmak istenen de yarım kalır. gidiyor, düşüyor ama doğrulacak. bir el hep boşlukta asılı kalır. Lakin umut Işığı sönmüyor; inatla parıldamaya devam ediyor. Beklenen temas sandığından yakındır.
    5 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının rüyaları

    2351.
    on yaş gençleşmiş gibiyim; o eski delişmen zamanlara dönüş... dersaadet'in unutulmuş sokaklarında fink atarken mütemadiyen not tutuyorum. sanki bir film çekmek dış için mekan seçiyorum. o eski ahşap konaklardan birinin cumbasından orta yaşlı bir adamın teki bana sesleniyor. "oğlum, bak buraya. halil ben, seni bekliyordum. gel yukarıya hadi!" hangi cesaretle eve giriyorum, bu nasıl bir merak bilmiyorum. lakin eski zamanlarımı hatırladıkça farkına varıyorum; evvelde de ben bunu hep yapıyordum... büyük ve ihtişamlı kapıyı hafifçe ittirerek açıyorum; içerideyim. gıcırdayan merdivenlerden yukarı çıkıyorum. bey amca uzun uzun anlatıyor. yazarmış ve yıllar boyunca sanki beni beklermişçesine hiç durmuyor. yeni kitabı hakkında benden fikir istiyor. yazarlık beni aşar, ahkam kesmek haddime düşmez diyerek kibarca reddediyorum. tavrım karşısındaki hayal kırıklığını belli etmemeye çalışmasına rağmen üzüldüğünün farkına varıyorum. elime bir kağıt tutuşturuyor ve üzerinde yazan adrese gitmemi söylüyor. "ben sana yardımcı olamadım ama orada seni bekleyen adam aradığın her neyse onu sana verecek..." uzun uzun sarıldıktan sonra vedalaşıyoruz. birkaç saat yürüdükten sonra kuledibi'nde yer alan adresteki eve gidiyorum. kapıyı uzun boylu, zayıf, sıcacık gülümseyişiyle sevimli bir abi açıyor. kısacık saçları ve gözlüğünden ötürü ilk başta çıkaramasam da sonrasında hemen hatırlayıveriyorum; peter lindgren bu! saatlerce sohbet ettikten sonra evin bodrumuna iniyoruz. rock/metal müzik dünyasından kopup kendisini mühendisliğe ve ailesine adamak uğruna gruptan ayrıldığından beri ilgilenmediği eski ekipmanlarını gösteriyor bana. envai çeşit gitar, amfi ve pedallarla dolu koca bir oda! "hepsi senin, artık benim işime yaramıyor biliyorsun..." heves ettiği oyuncaklara kavuşmuş çocuklar gibi mutluyum yanında. ne var ne yok her şeyi toparlayıp bir kamyonete yüklüyorum. yavaş yavaş gün batmaya başlıyor ve gitmek vakti yaklaşıyor. tam da kapıda onunla vedalaşmaya hazırlanırken mikael akerfeldt geliyor. Kaşlarını çatmış ve asabiyet fışkırıyor her hareketinden. peter ile yakın olmamı hazmedemeyip küfürler savuruyor ve bize saldırmaya başlıyor. "hani en çok beni seviyordun, hani en kral adam bendim? grubun beyni benim ulan, onu sevemezsin! bu gitarları sana yar etmem..." diyerek üzerime gelirken, peter önüme geçip beni koruyor. tekme tokat dalmaya başlıyorlar birbirlerine. peter'ın "sen kaç ben onun icabına bakarım!" sözü ile uzaklaşıyorum oradan. bu kamyonet ne zaman geldi, kendi kendine nasıl gidiyor, bu adamların burada ne işi var, aynı dili nasıl konuşuyoruz sorularıyla cebelleşirken bir anda galata köprüsünden aşağı uçuyorum... uyanıyorum; kulaklarımda geceden beri açık olan mp3 çalardan gelen patterns in the ivy 2 çalıyor...

    without you i cannot confide in anything the hope is pale designed in light of dreams you bring
    summer's gone, the day is done soon comes the night
    biding time, leaving the line and out of sight
    8 ... serenity painted death
  • sözlük yazarlarının itirafları

    160354.
    sevgili abiciğim çocukken futbolla fazlasıyla alakadar biriydi. taraftarı olduğu takımı takip ettiği kadar yabancı ülkelerin kalburüstü liglerinin maçlarını da ilgiyle izlerdi. işte bu müsabakaları trt'de yayınlayan bir televizyon programı vardı; avrupa'dan futbol.
    yanılmıyorsam o yıllarda bu programın en çok maç özeti verdiği lig alman ligiydi. o özet görüntülerden aklımda kalan yegane iki şey vardı. birincisi videoların kalitesi. nasıl bir kamera kullanmışlarsa zamanında, hala unutamam ağır çekimde süzülen futbol topunun görüntüsünü. ikinci unutamadığım şey de sanırım o dönemin en popüler takımı olan bayern münih idi; doğru yazılışı bayern munchen olan...

    itiraf etmek istediğim mevzu yazım yanlışı değil elbet. ne yazık ki daha da beter! nasıl bir yanlış anlamaysa, sürekli duyduğum bu takımın ismini çocuk aklımla bayan münih olarak biliyordum. evet bildiğin bayan! hanımefendiyi de ya eski bir prenses ya da takımın sahibi futbol delisi bir kadın olarak düşünmüştüm. futbola böylesi ilgi duyan bir kadın nasıl olur diye kendi kendime düşünürken bir gün abime kim olduğunu sorayım dedim. aldığım cevapla yerin dibine girmem de bir olmuştu haliyle.

    "abiii abiii!"

    "ne var?"

    "bayan münih kimdir?"

    "ne nee? Anlamadım?!"

    "ya bayan münih yok mu? o izlediğin alman takımı, adını veren kadın kim işte?"

    "ahahahahaha şapşal şey! bayan münih diye bir kadın yok. o takımın adı bayern münih. bayern yani bavyera almanya'nın en büyük eyaleti, münih de oranın başkentidir. ahahah..."

    "..."
    7 ... serenity painted death
  • uyku

    1219.
    gri kuş ezgilere hasret saatleri tekmelerken, mavi kuşun henüz çakırkeyf olmadığı ve bize küsmediği zamanlardı. ekrana bakıp bakıp birkaç satır çizik atmanın keyifsizliğiyle mutsuzluğa yeminli pandalar ve onları kıskanan koalalar kadar bezgin bir vaziyette tükenirken; tekrar baş gösteren uykusuz dakikaların çetelesini çıkarsam masamın üstüne dağılmış yapraklarla kaç uçaklık bir filo kurarım acaba düşüncesi kafamı kurcalıyordu. dışarıda kallavi yıldızlarla örtülü bir gece ısrarla günaha davet ederken salamura edilmiş sıkışık hayatları; duvarlarımdaki titrek çentiklerin sahipsiz bir virüs kadar münferit olmaları gerektiğini düşünen yanımdan korkmalı mıyım bilmiyordum... karanlık senfonisi duyulmaya başladı. dillerini karakoncoloslara kaptırmış günahkarlar kadar suskun ve pişman bir dinginlikle yeşil suyumun dibinden sabahın ilk ışıklarının dansını izlemek istiyordum. fakat yalnız geçen gecelerimin ahvalini soracak arsız bir gün daha kuytuya sinmiş vaziyette beni bekliyordu. kaçmak için değil de katlanmak için ona sığınmam gerekiyordu... ve bir kez daha aslolana gözlerimi yumuyordum.
    6 ... serenity painted death
  • acun ılıcalı

    3129.
    bi' vakitler bir yerlerde bu adamla rahmetli barış manço'yu aynı kefeye koyanlar olmuştu sanırım. Gülünç. hangisine övgü hangisine hakaret mevzuundan önce sadece şu örneği vermek istiyorum: biri kendisi ile dalga geçilen acur tiplemesi yapılınca küplere binen anlayışsızın tekiyken, öteki cacık isimli bir parça yapıp "bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum..." diyebilen, ironi erbabı son derece zeki ve aşmış biriydi. üzerine hiçbir yorum yapmaya gerek yok.
    9 ... serenity painted death
  • no surprises

    35.
    gene uyumaya çalışıyordum; küf kokulu, kuş boku renkli çarşafların olduğu buz gibi ranzamda. Senfoni orkestrasına taş çıkartacak horultuların arasında kulaklığıma sığındım. thom abi ninni niyetine bunu söylemeye başladı. sonra uyuduğumun farkına varamamış sanırım, düşlerimde de devam etti. ben 5 dakika boyunca renkli alemlere dalmışken o saatlerce susmadı. o kadar güzel söylüyordu ki kıyamadım, kıyılamazdı. uyandığımda gitmişti. şaşırmadım. Bir sonraki sefere yeniden görüşmek dileğiyle dedim. Kırmadı. Ki zaten Böyle bir an da kırılmazdı.
    11 ... serenity painted death
  • mektup arkadaşı

    56.
    Eskidendi, güzeldi. O bilinmezlik, bekleyiş, sayfaların kokusu, harflerin kıvrımları, kancaları, anlamları, cümleleri şiir gibi okuyuş, unutup tekrar ederek ezberleyiş... Fakat o çağ öldü yavaştan. Belki mektuplar kalır da arkadaşlık uçup gidiyor artık. kağıtlar da, sayılar da, kodlar da geri dönüşüm kutusunda sonlarını düşünerek uykuya dalıyor. dönüp baktığında ha böyle de biri vardı, varmış, ee ne olmuş dersin. der misin? dersen bulaşma. ders alamıyorsun sen de zira. Modern bit pazarı kurma çabaları nafile. Keşke böyle olmasa, yazık. Sabun köpüğünden hallice kısa cümleler kurmak istiyor doyumsuz çoğunluk.
    11 ... serenity painted death
  • barış manço şarkılarındaki anlamlı sözler

    7.
    sayılamayacak kadar çok aslında. her biri ayrı bir ders, her biri ayrı güzellik; Kıssadan hisse çıkarmasını bilenler için.

    fakat şu sözlerin yeri başka. oldukça anlamlı, görebilene:

    aç gözünü daha vakit erken, gör şeytanın gör dediğini
    bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu
    sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan
    bir gün duyarsın elbet dıral dede'nin düdüğünü
    6 ... serenity painted death
  • yalnızlığın nedenleri

    17.
    yalnızlığın çok yalnız olması. biri lazım geliyor. biz olmasak ne yapar? Yazık. çok yalnız lakin çoklu ilişkiyle de barışık. Her kim gelse de yetmiyor. Çare değil ona milyonlarca yalnızın oluşturduğu kalabalık. Tuhaf. kafası cidden karışık. neyse ki kapı sonsuza dek açık.
    6 -1 ... serenity painted death
  • radiohead

    476.
    inatla cd'ye geçmek istemediğimiz dönemlerdi. bir öğrenci yurdunda kalıyordum. sürekli dinlemekten bozduğum kasetlerden biriydi ok computer albümleri. oda arkadaşım daha evvelden grubu bir iki kere dinlemiş ama çok fazla ısınamadığını söylemişti. sürekli o albümü dinliyordum. merak etti. "şu kaseti versene, ben de biraz dinleyeyim. belki severim." kaseti aldı, walkmanine taktı ve gözlerini kapattı... yarım saat olmuştu dinleyeli: "hmmmmm, değişik..." albümü iki kez bitirdi: "ya bunlar... vaay... sarıyor... güzel..." neredeyse 3 saati geçmişti. dinlemeye devam ediyordu. kulaklığı çıkardı ve bağırarak bombayı patlattı: "abi bu adamlar orospu çocuğu yaa!!!.. harika!"

    ne zaman kendilerini dinlesem yahut haklarında bir şeyler söylemek istesem o an aklıma gelir. parçalarının yarattığı hissiyatı anlatabilecek en güzel hikaye budur nazarımda.

    Bir gün umarım dünya gözüyle konserlerini izleme fırsatı elde ederiz.
    10 ... serenity painted death
  • özlemek

    1896.
    Geceleri uykusuz kalıp gündüz düşleri görecek kadar çok özleyip de özlenilen kişi tarafından zerre özlenmediğinizi anladığınızda hatıralarınızı kurcalayın. zira orada özlenecek bir şey muhakkak vardır. acıyı acıyla unutmak gibi. bastırırsınız.
    11 ... serenity painted death
  • hayata dair iç burkan detaylar

    5424.
    yedek subaydım. Kurban bayramının birinci günüydü. 2 uzman çavuş ve bir astsubayla beraber şehit-gazi ailelerini ziyaretle görevlendirilmiştim. gittiğimiz son evde şehit eşi, annesi ve kızı vardı. Onlara destek olmaya ve yaralarını sarmaya çalışıyorduk. Gözlerinden tek bir damla yaş dahi akmıyordu. Öylesine güçlü ve gururlu görünüyorlardı ki bize hiç ihtiyaçları yokmuş gibiydi. Şehidin 5-6 yaşlarındaki küçük kızı salona gelip bizi gördüğü ilk an şu cümleyi söylemişti: "amca siz babamın arkadaşları mıydınız? ben onu bir daha hiç göremeyecekmişim. Onu çok seviyorum. Çok özledim. Ama ağlamayacam, anneme söz verdim... "

    Sustuk. Uzun bir süre hiçbir şey söyleyemedik. Dört tane koca adam, kapıdan çıkıp araca bindikten sonra Tugaya dönene kadar hiç konuşmadan ağlamıştık.
    31 -1 ... serenity painted death
  • anın görüntüsü

    14319.
    anın görüntüsü

    Dünya parmaklarının altında dönerken sen doğru sesi bulmaya devam et; Tek bir nota kadar özgür, bütün bir akor kadar güçlü olana dek...
    26 ... serenity painted death
  • elektrikli süpürge sesi

    64.
    uzak bir galakside yaşayan küçük bir çocuk hatırlıyorum. kimine göre çok uzun zaman önce, kimine göre ise daha dün gibi yakın bir geçmişte. sanki tam şu an karşımda, gözlerimin önünde. zaman kavramı göreceli işte. kocaman bir ev vardı; dersaadet in tam göbeğinde. üst katındaki terasta seyrine doyum olmayan boğaz ın kızını sanki bütün hikayelerini ilk ağızdan dinlermişcesine izleyebildiği, ninesinin yaptığı mor pepeçuraları afiyetle midesine yolcu ederken düşler diyarındaki bitmek bilmeyen serüvenlerine her gün yenilerinin eklendiği, içinde oynadığı renkli oyunların minik bedeninde yaşattığı yorgunluğa rağmen şimdilerde kayıplarda olan en değerli şeyi, huzuru bulabildiği tek yerdi... bugün özlemle andığı o en güzel günlerinde, ufaklığın üzerine çöken yorgunluğu atıp dinlenmek için yapması gereken tek şey elektrikli süpürgenin açılmasını sabırla beklemekti. sanki kirlenen dünyanın tüm pisliklerini içine çekiyormuşçasına acı içerisinde feryat figan ağlayan bu süpürgenin hüzünlü ve yorgun sesi, onun için sandman ile buluşmasını sağlayabilen bir ninniden farksızdı.
    6 ... serenity painted death
  • milyonlarca sperm arasından birinci gelen sperm

    34.
    bazı zamanlarda kimi insanlara acaba kendisinin oluşmasını sağlayan o malum sperm değil de kıl payı birinciliği kaybedip ikinci olanın kazanması halinde ortaya çıkabilecek sonucun nasıl olacağını düşündürür.

    kimileri hep o ihtimale odaklanır; daha mükemmel biri olabileceğini hayal edip üzülür: ah uleyn ruknettin! o ikincü olan gazansaydı var ya, ben şu an coni düp gibin bir adam olacağudum!..

    kimileri kadercidir; halinden memnundur ve şükreder: peki ya bu sperm birinci olmasaydı? belki şu anki bana benzemeyen bir insan ortaya çıkacaktı, bir sürü sıkıntılar yaşayacaktım ve asla kendimle barışık biri olmayacaktım! O hep en doğrusunu bilir...

    kimileri ise sonucun değişmeyeceğine inanır; umursamazdır: eeeğğ ağbi yeaa, ne fark edecekti ki? Peder belli, valide belli. tohum aynı tohum işte. ha buu ha ötekiii; sonuç hep aynı bok...
    7 ... serenity painted death
  • whatsapp

    2779.
    cortlamış ve insanlar panik halinde. sanki onsuz bir hayat hiç yaşanmamış gibi. altı üstü mesajlaşmaya yarayan bir zımbırtı. son görülme, görünme, gözüme görünme, görünmezlik fuşkisi, mesaj gönderememe, bilmem ne... herhalde yeterince kayda değer derdiniz yok diyecektim ama tanımadan da ahkam kesmemek gerek... diyeceğim şudur ki fuzuli yere sıkıntıya sokmayın kendinizi böyle boş beleş mevzularla. sevdiğiniz insana onu sevdiğinizi söyleyebiliyor musunuz? o da bu sözünüze tereddütsüz inanıyor mu? şükredin halinize. birbirinize sikindirik mevzulardan trip atıp dangalaklık yapmayın. yahu en azından istediğiniz zaman arayıp sesini duyabiliyorsunuz, bunu esirgememişsiniz birbirinizden! ha bir de gidin annenizin boynuna sarılıp onu iki yanağından güzelce öpün. kaybettikten sonra çok ararsınız o aslolan güzelliği. bu arada görüldü yazısının/uyarısının/damgasının asıl can yaktığı o lanet yerleri bir bilseniz böyle saçma mevzuları kendinize dert etmezdiniz. kullanamamanın tadını çıkartın.
    16 ... serenity painted death
  • hoşlanılan kızın evinde sıçmak

    27.
    insanın aklına hemen bahtsız aşık sulhi'nin yaşadığı trajikomik anlardan birini getirir...

    "şanssız sulhi gide gele evin bir parçası olmuş, nesteren'e ilişkin duyguları da bu ziyaretler sırasında evcilleşmişti: ikisi iyi arkadaştı, evet arkadaş. sen üçüncü sıradaki, söyle bakalım neymiş? ar-ka-daş-mış... ev hali diye bir şey vardır ya, o hale geçmişlerdi. sulhi bir akşam yemeğinden sonra, eve kadar kendini tutamayacağını anlayınca, bağırsaklarını boşaltmak için salonun hemen bitişiğindeki alaturka tuvalete girmeye bile cesaret etmiş, gününü de görmüştü: önce bir sürü boşaltma patırtısı ve sonra ne kadar uğraşsa da bir türlü gitmiyor, koyu kahverengi bir yığın olarak duruyor delikte, rezilliği, sefilliği, bütün insan tarafı. basın metal kolunu telaş içinde her itişinde evin duvarlarına gömülü bütün su boruları takırdayıp zangırdıyor, bu hiçbir işe yaramıyor, sulhi korkuyla karışık bir heyecanla bir şeyler sayıklıyordu. sonunda nesteren dışarıdan seslendi: "sulhi kapının önüne kova koyuyorum." utana sıkıla kapıyı açıp kovayı aldı. tuvaletin küçük lavabosunda doldurdu ve müthiş bir öfkeyle suyu deliğe boca etti. bu yaşa kadar sürükleye sürükleye getirdiği kişiliği de neredeyse suyun girdabına kapılıp gidecekti. aşk hikayesi mi kanalizasyon hikayesi mi? şehrin altında bir yerde ikisi birbirine karışıyor. "

    (bkz: veciz sözler)
    8 ... serenity painted death
  • bir kadına söylenebilecek en güzel söz

    1158.
    Mütemadiyen Aklımdasın, kalbimde olduğun gibi.
    10 -1 ... serenity painted death
  • trabzon kızları

    14.
    askerliği yeni bitirmenin heyecanı ve gazıyla sırt çantamı alıp o an bulunduğum otogarda aklıma neresi gelirse otobüse atlayarak şehir şehir gezmeye başlamıştım. duraklarımdan biri de üniversitedeki en yakın arkadaşlarımdan birinin de yaşadığı trabzon'du. sağ olsun vaktini bana ayırıp birkaç gün boyunca şehri gezerken eşlik etmişti. Dünyaca meşhur şu leş hamburgercilerden birinde yemek yerken takılmak için ona şehrin kızların pek hoş olduğunu, ne diye bir türlü istanbul'daki platonik aşkını unutamadığını sordum...

    -abi ne güzelmiş trabzon'un kızları.

    +hı hı sorma çok güzel.

    -niye yahu baksana istanbul'da bayıldığın cadde kızlarından farksızlar. işte tam senin istediğin gibi hoş ve bakımlı. birini bul da evlen artık.

    +yok kalsın dostum. konuşmalarını duy da ondan sonra karar ver.

    -nasıl yani?

    +bi' dinlesene şunları...

    ve hemen yan masada, burnumuzun dibinde konuşan iki kızı dinlemeye başlarız...

    -üüüüüiifff...

    +nooldiii?

    -pen doymaaaduum!

    +pen daaaaa!

    -eeiy o zaman kidelum eve da yabalum iki kilo batateezz!!!

    +heeeee... gaak! Haydee...

    uzunca bir süre güldüğümü ve hiçbir şey söyleyemediğimi hatırlıyorum. arkadaş hâlâ bekar ve ona o günden beri asla memleketinden bir kız bul da evlen artık esprisi yapmıyorum.
    7 -1 ... serenity painted death
  • derste sözlüğe giren öğrenci

    17.
    fantastik maceralarıyla nam salmış hafif çatlak bir arkadaştı bunu yapan. sene bin dokuz yüz bilmem kaç... çoğunlukla canı sıkılırdı derslerde. en arka sıra, tek başına, duvar dibinde. uyuklayarak vakti geçiremeyeceğini anladığı zamanlarda da açardı sözlüğü; sayfa seçerdi rastgele. 13, 27, 156, 1789, 2001.... pek fazla kitap taşımazdı aslında yanında. lakin o minik mavi sözlüğünü çok severdi ve eksik etmezdi çantasından. sıkıcı bir ders daha. açılsın sözlük, bilmem kaçıncı sayfa! ve birdenbire dalıverirdi içerisine... dokuz kelime yeterliydi hikayeyi oluşturmak için. sonra gelsin cümleler, kişiler, şehirler ve öyküler... maceradan maceraya koşardı. ders mi? o ömür gibi geçen kırık dökük anların kırk dakikaya nasıl sığdığını anlayamadan bitiverirdi böylece.

    ne güzel zamanlarmış. Cep telefonu, internet ve sosyal medya olmadan da hayat geçiyordu bir şekilde.
    8 ... serenity painted death
  • yeni şeyler getiriyorum